Muhammed Münzevi: 1996 Tokat doğumlu. Doğum adı Muhammed Yıldırım’dır. Bursa Uludağ Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde aynı bölümde yüksek lisans yapıyor. Şiir ve yazıları İncir Çekirdeği, Şiar, Tahrir, Yedi İklim, Eliz Edebiyat, Grunge Poetry, Söğüt, Sadece Şiir, Sebîlürreşad, Yoğken ve İktibas gibi dergilerde yayımlandı. Mahfel Yayıncılık kurucusu ve genel yayın yönetmenidir. Kitapları: Şehre Bodoslama, (Şiir) Klaros Yay., 2020 / 2. Baskı: Mahfel Yay., 2023 Papağanın Nakaratı, (Şiir) Dorlion Yay., 2021, Aşk Kadını – Mehmet Rauf, (Çeviri – Kısa Hikâyeler) Mahfel Yay., 2023, Galebe Çalgısı, (Şiir) Mahfel Yay., 2024, Han Günlükleri, (Günlük) Mahfel Yay., 2024.
Muhammed merhaba, bu mülakat dolayısıyla bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim. İlk sorum ilk kitabınla ilgili olacak. İlkler ayakta gider derler, ilk elin günahı olmaz da derler. Sence ilk şiir kitabın yeni doğmuş bir bebek kadar masum mudur? İlk şiir kitabına bugünden bakarak o satırları yazan şaire neler söylemek istersin?
İlk elin günahı olmaz, evet. Ama bu bir kumar değil. Şiir her ne kadar kumara benzese de kumar kadar kaybettirmiyor. Tam aksine kaybettirdiklerinden daha çok kazandırdıkları var şiirin. Masum olmasına gelecek olursam orasını bilemem. Şiirin kendisi masumdur ama şairler o kadar da masum olamaz tabii. J Çünkü o da etten kemikten bir insandır neticede.
İlk şiir kitabıma bugünden bakarsam açıkçası özlediğim günlerde yayımladım o kitabı. 20’li yaşlarımın başlarında, henüz çiçeği burnunda ve üniversiteden mezun olmamış bir gençtim. Tabii plandeminin olduğu zamanlardaydık. Maskeli ve öfkeliydik. Dersleri yarı maskeli ve yarı baygın anlatıyorduk. Çalıştığım kuruma gelirdi kitaplarım ve çok heyecanlııydım her şeye karşı. O günkü şair geride kaldı. Onunla konuşacak olsam her ne yapıyorsan yine yapmaya devam et demek isterim. Ki o da öyle yaptığı için bugün dört senede üç şiir kitabım mevcut.
Şiirlerinde “hüsn, mürebbi, şivekar, dehşetamiz, tartuffe…” gibi Osmanlı Türkçesinden âşina olduğumuz kelimeleri sıklıkla kullanıyorsun. Bu kelimeler tınıları ile mi manaları ile mi senin şiirine girmek için ön plana çıkıyorlar?
S. Eliot, kendi dili için kelime hazinesinin geniş olmasıyla övünür. Ben de Türkçe için övünüyorum. Dolayısıyla övündüğüm bir şeyi metinlerime yansıtmaktan da gurur duyarım çoğu zaman. Şiir yazmaya başladığım ilk günden beri kelimelerde manadan evvel sese bakmışımdır. Kelimeler neticede seslerden oluşmakta ve bana bir şeyler hissettirmekteler. Yani bu noktada Ahmet Haşim’in poetikasına itiraz etmiyor ve ona katılıyorum. Acemilik zamanlarımızda sık sık bu kelimeleri kullanarak kendimizi önemli zannederdik. Zamanla aslında o kelimelerin anlamından ve okura verdiği mesajdan daha çok kelimenin ahenge olan katkısına dikkat etmeye çalıştım. Bu düşünceye kapılmamda edebiyat tahsili yapmam ve bu konudaki okumalarımı artırmam etkili oldu tabii. Yani kısaca manadan evvel tını diyebilirim.
Şiirlerinde çağrışımsal bir ilerleyiş de var. Örneğin bir üst dizede söylenen bir kelime çağrışımsal bir şekilde bir alt dizede de başka bir bağlamda kullanılıyor. Bir alt dizede o kelimenin çağrıştırdığı sessel benzeşmeleri olan başka bir kelime geçiyor. Şiirinin böyle ilerlemesi senin iraden dışında mı?
Edebiyatımıza Servet-i Fünun devrinde Fransız edebiyatından giren “anjanbuman” diye bir tabir var. Bahsettiğin mevzu ondan ibaret aslında. Ben bunu başlarda bile bile yapmıyordum tabii. Ama zamanla daha da bilinç sahibi olunca dikkatle ve ısrarla böyle yapmaya çalıştım. Ki bunu gören gözler için şiirlerimin ayırt edici özelliklerinden biri oldu bu durum. Özellikle “Şehre Bodoslama” şiirimde anjanbuman gayettabii vardır. Bunu biraz da küçükken tuşlu telefonlarda oynadığımız “snake” oyunundaki yılanın dizilimine bağlarım ben. Kenardan içeriye doğru kıvrılan yılan daha da şansını artırırdı mesela değil mi? J Belki de o günlerden kalan bir uzak hatıradır kim bilir… Yani şiirimin böyle ilerlemesi biraz çocukluğum biraz da benim iradem dahilinde oluyor evet.
Bir de rap müzikle aran çok iyi. Rap dinlerken şiir yazıyor musun? Yoksa rap, zihninin içinde bir ritim halinde dönerken şiirine ilham verip kaynaklık mı ediyor? Ne düşünüyorsun?
Bu konuya zaman zaman ben zaman zaman da şiirlerimdeki ahengi fark eden insanlar dikkat çekiyorlar. Evet, bu mesele de yine çocukluğumla ilgili. Rap dinlerken şiir yazmıyorum. Rap ayrı şiir ayrı değil mi? 2006 senesinde ilkokul sıralarında bir mp3’üm vardı. Sanıyorum 1GB kadar hafızası vardı. Ona Ceza, Sagopa Kajmer ve diğer rapçilerin şarkılarını atar, ezberler ve yetmiyormuşçasına bütün arkadaşlarıma dinletirdim. O zamanlar elime bir bilgisayar yahut enstrüman verilseydi belki de bugün şair değil müzisyen olurdum. Ama hayat öyle demiyor, kalem diğer bütün enstrümanlara üstünlük sağlıyor. Rapi şundan ötürü ayrıca önemsiyorum: 2000’li yıllardan sonra yükselişe geçen bu türün yaratıcıları, dünün şairlerinin aldığı sorumluluğu alıyor aslında. Bugün şairler; toplumsal meselelere pek burun sokmuyorlar ama rapçiysen yaptığın parçaların liriklerinde bu konulara temas vardır. Ceza’nın “Med Cezir”, Sagopa Kajmer’in “Bir Pesimistin Gözyaşları” albümlerine bakalım mesela… Ne kadar toplumcu metinler değil mi? O yüzden rap benim için bir müzik türü değil sadece. Ve evet, şiirlerime kimi zaman ilham vermiştir. Hatta bir şey itiraf edeyim mi? Münzevi adını Sagopa Kajmer’in “Romantizma” albümündeki “Vasiyet” adlı parçasından bulmuştum ve çok hoşuma gitmişti. Hemen müstear olarak seçtim ve o gün bugündür herkes bizi Münzevi sanıyor. J
Muhammed Münzevi şiiri modernizme ve modernleşme ile dayatılan kültüre sence ne söylüyor?
Her ne kadar modernizme ve modernleşmeye karşıyız desek de biz de bu modernitenin içine doğmuş bireyleriz. Ama yine de bir Türk şairine düşen bu değil. Modern yani yeni. Ama hangi yeni? İkinci Yeni mi, üçüncü yeni mi, dördüncü yeni mi… Bunu düşünmek lazım. Bu konuya tafsilatlı cevabımı üzerinde çalışmakta olduğum yüksek lisans tezimde cevap vereceğim ama burada da yeri gelmişken şunu söylemeden geçemem: Her Türk şairi dünyanın en iyi şairi olma adayıdır. Sözleyeceği sözü, kuracağı mısrayı ona göre belirlemelidir. Bu yüzden modernleşme değil Türkleşme demeliyiz ve gavura karşı Türk adını haykırmalıyız. Bu cevap kimilerine hamaset gibi gelse de umurumda değil. Hamasetse hamaset. Yaşasın büyük Türk şiiri…
“Şehre Bodoslama”, “Papağanın Nakaratı” ve “Galebe Çalgısı” boyunca bazen isyankar, bazen itiraz eden, bazen hınçlı bir edası olan Münzevi’nin durulduğunu düşünüyor musun?
Evet, bu doğru. Ama bu tespiti yapan ilk kişi değilsin. Salih Yıldırım senden önce davrandı. Özellikle ikinci kitap “Papağanın Nakaratı”ndan sonra Salih Yıldırım böyle bir eleştiri getirmişti. Bunu biraz da Bursa’dan Tokat’a taşınmama bağlamıştı. Çünkü Bursa’daki o hareketli ve hızlı zamanlarımı Tokat’ta yaşayamıyorum. Haliyle bu da şiirlerime yansıyor. Bu beni kötü şair mi yapar bilemem ama Tokat’ın da bir dinginliği var ve bu bana tesir etmiştir illaki. Biraz da olgunlaşmakla ilgisi var bunun. Yani kaç yaşında olursam olayım üçüncü kitabım çıkmış ve o kanı deli akan çocuğun bir yerde durulıup onun önünden giden büyük şairlerin yaptığı doğrulara odaklanması lazım. Bu yüzden son kitabıma almadığım bir şiirim var: “Çeyrek Münacaat”. Artık bu tarz şiirler yazmak istiyorum. Sanıyorum o gençlik heyecanındaki şiirleri yazdım ve kendimi tekrar etmemeliyim gibi geliyor bana. Evet, duruldum…
“Papağanın Nakaratı” adlı şiir kitabında sadece bir bölümdeki şiirleri ithaflı olarak kaleme almışsın. Bir bölümü de Rimbaud’ya mektuplar şeklinde oluşturmuşsun. Özellikle Rimbaud’ya mektup formunda yazdığın şiirlerde neyi amaçladın? Amaçladığın bu şeyin karşılığını bulabildin mi?
Rimbaud’ya adında mektup geçen beş tane şiir yazdım, evet. O şiirleri yazma kararı aldığımda Arthur Rimbaud’nun biyografisini okuyordum. Sonra dedim ki başka şairler başka şairlere adında mektup geçen şiirler yazmış, ben neden böyle bir şey yapmıyorum ki… Tamamen böyleydi. Ekstra bir amacım yoktu. O şiirleri birkaç farklı dergide de yayımladım tabii kitaba almadan evvel. Bana kalırsa hakkı yenen şiirlerdi ve yeterince önem gösterilmedi. J Şaka bir yana “Papağanın Nakaratı” kitabım yeterince ilgi görmedi. En azından “Şehre Bodoslama” kadar ilgi görebilirdi ve üzerine yazılar yazılabilirdi. Ki “Şehre Bodoslama”dan daha iyi bir kitaptı bana kalırsa. O kitap, okuyucusunu henüz bulmadı ve şu okur yoksuzluğunda da asla bulacağını sanmıyorum. Bir nesil geçmeli üzerinden. Rimbaud şiirlerine geri dönecek olursam belki Fransızlar fark eder de elin oğlu bizim şairimize mektuplardan oluşan şiirler yazmış falan derler ne bileyim. J
Mektup türü aslında roman yazarları için çok elverişli bir tür. Mektup romanlar var mesela dünya ve Türk edebiyatında nam salmış. Sen mektup gibi portreyi de şiire yaklaştırıyorsun. Bu türlerin şiirle münasebeti hakkında ne söylemek istersin?
Portreler, adından da anlaşılacağı üzere resme yaklaşan şiirlerdi. “Beklemiş Bir Portrenin Hasıl Olan Sevabı”, “Portreaksiyon”, “Portre Kovalamaları” ve “Part Time – Portre”… Resim yapamasam da resme ilgimi kesmedim. O şiirler aşkın resme girdiği şiirlerdi. Özellikle erotik çağrışımları da olan şiirlerdi kimi yerlerde. Yine “Papağanın Nakaratı”nda olan şiirler. Mütevazı olmak istemiyorum ama o kitabın her bölümü ayrı ayrı konuşulmalıydı. Altında Muhammed Münzevi değil de Cemal Süreya yazsaydı bugün belki de bestelenir, genç aşıklar tarafından okunup ezberlenen metinler olurdu belki de. Yine de ayrıca dikkatin için teşekkür ediyorum. Recaizade Mahmut Ekrem’in dediği gibi “Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir.” Bu yüzden özellikle bu çağda şiirle her şey iç içe geçebilir hatta geçmelidir.
İkinci Yeni’nin alışılmamış bağdaştırmalarına benzer kelimelere de rastlamak mümkün şiirlerinde mesela ‘kriptürk’, ‘şekerrenk’, ‘güzeltmek’ gibi… Bu kelimeler vasıtasıyla yeni imgeler mi kuruyorsun yoksa bunları bilinçaltının karmaşık bir biçimde dışavurumu olarak mı yorumluyorsun?
Bu tarz bağdaştırmalar daha çok İkinci Yeni’yle nam salsa da aslında şairlerin önemli bir çoğunluğu bunları tercih eder. Tamamen tercih meselesi. Ben bunu çok kullandım. Kelimelerle oynamayı çok sevmişimdir. Ama bunu da artık bırakıyorum. Çünkü kendimi tekrar etmeye başladığımı gördüm ve bundan kaçıyorum artık. Bu kelimelerle yeni imgeler kurduğum olmuştur belki. Ama daha çok karmaşıklıkla ilgisi var bu durumun. Bir de dilimizi zenginleştirmek içindir aslolan.
Bir diğer sormak istediğim, son şiirlerinde ve son şiir kitabında modern çağın bize getirdiği özellikle finansal alanda elle tutulamayan ama ocaklar söndüren kavramlar… Şiirlerinde çok yer alıyor. Şiirine bunların yansıması sence neden?
Şair yahut sanatçı… Her ne ise o özne, çağına yabancı olamaz. Biz ütopik yahut distopik adamlar değiliz. Yazdığmız metinlerde içinde bulunduğumuz çağı selamlayan yahut aşağılayan ifadeler olacak ki ileride birileri “Haa, bu adam bilmem o yıllarda yaşamış.” diyebilsin. Ben şiirlerimde buna çok dikkat ederim. Yani şu da olsun bu da olsun gibi değil de zaman tanıklık etmeyi önemsiyorum. Bu önemsenmeyecek bir şey değil. Ama bazıları bunu abartıyor. Birkaç dergide okuduğum metinler oldu. Estetikten ve şiiriyetten uzak olunca da bir tat bırakmıyor insanın dilinde. O yüzden tadı damağında kıvamında yapmak lazım. Nazım Hikmet, “Yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum” demişti. Ben tam tersini söylüyor ve “Yirmi birinci asırlıyım ve bununla övünmüyorum” Bkz: “Moderniyaz”.
Bir de 2010’lu yıllardan sonra şiir yazmaya başlayan ve şiir kitapları ile özellikle 2015 sonrasından günümüze kadar şiire emek veren, 2020 sonrası kitapları ile birlikte poetikaları da oluşan bir nesil var. Sence bu neslin en büyük problemi nedir?
Bu neslin en büyük problemi büyüyememiş olması. Yani biz büyüyemedik ya da büyüdüğümüze kimseyi inandıramadık. Neden? Biz yani 90’lı yıllarda doğanlar; ne 80’lerde doğanlara yaranabildik, ne de 2000’li yıllarda doğanlara yaranabildik. Çünkü biz sokakta oynayan son çocuklarız. Bizden sonra sokaklarda çocuk kalmadı. Bütün çocuklar telefon ve tablette oyun oynuyor şimdi. Hayattan kopuk, korkak, çekimser ve özgüvensiz yahut aşırı özgüvenli bir nesil oldu bizden sonrakiler. Bizim neslimizin en büyük problemi ev kurmak diyebilirim. Tamamen edebiyat dışı gibi görünüyor ama öyle değil. Çünkü bu neslin metinlerine bakalım hep aşk şiirleri yazmışlardır. Haliyle iş sahibi olma konusunda bizden öncekilere göre daha geç ilerledik. Dolayısıyla evlenme yaşını geciktirdi bizim nesil. Bizden sonrakilerin vay haline. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Bir tespit de olabilir bu: Bizim kuşak bütün bu yoksunluğa rağmen epey üretken bir kuşak oldu mesela. Belki de yoksunlukla üretkenlik arasında ilgi kurulabilir bilmiyorum. İlerleyen yıllarda gelecek araştırmacılar bizim kuşağa bakıp herhalde bunların dışında şeyler söyleyeceklerdir. Umarım daha kötü bir senaryo beklemiyordur bizi.
Sondan bir önceki sorumsa şu: Muhammed sen üç tane şiir kitabınla şiirin nabzını tutuyorsun? Gelenek çok yazmaktan yanadır. Çoğun içine inci mercan gizler gelenek. Bir de benim gibi çok az şiir yazanlar var. Azın içine inci mercan gizleyenler… Sen hangi cenahta yer aldığını düşünüyorsun?
Ben çok yazmıyorum artık. 2024 senesinde üç tane şiir yayımladım. Bunlardan ikisini bu sene yazdım. Bir de üç şiir kitabı çıkarmışım daha otuza gelmeden. Artık daha az yazmam tercih elbette. Daha nadir ve daha dikkatli olmak istiyorum. Çünkü şiiri ve şiirimi önemsiyorum. Geleneği önemsemişimdir hep. Zaten müstear kullanmak da geleneğe dahil. Dolayısıyla ben kendimi çoğun içine inci mercan gizleyenlerin sınıfında görüyorum diyebilirim.
Son sorumsa günümüz Türk şiirine son olarak ne söylemek istersin? Günümüz Türk şairine iletmek istediğin mesajın nedir?
Günümüz Türk şiirine son olarak bir şey söylemek istemem. Üç tane şiir kitabı çıkardım. Söylemeye devam edeceğim çünkü şiirim bitmedi henüz. Günümüz Türk şairine ise söylemek istediğim çok şey var ama desem öldürürler demesem öldüm ya da söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil.
Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Şiire dair emeğin daimi olsun.
Ben teşekkür ederim.
