Sadece Boşnakların değil, donanımı ve kişiliği bakımından son dönem İslâm dünyasının göz dolduran birkaç liderinden biri olan Aliya İzzetbegoviç, uzun yıllar hapiste yatıp çıktıktan sonra kurduğu partinin doğal lideri olur. Bir konuşmasında partinin başına geçmesini şu şekilde tanımladığını görüyoruz: Nedenini asla öğrenememiş olsam da, baştan beri “parti”nin doğal lideri bendim. Kendi kendime “Eğer en iyileri bensem, acaba gerisi nasıldır?” diye düşünmüşümdür. Fakat belki de önderlerin “en iyi”si olması gerekmiyordur. Önder olabilmek için, bazı temel zaaflarının da olması gerekir ki bende bunlardan bolca vardır.
“Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı” bir zamanda kendi zaaflarını görmek, üstelik bunu deklare etmek büyük bir erdemdir. Bunu Aliya’ya uyarlarsak, tevazudur. “Bilge” sıfatı ona keyfi olarak yakıştırılmadı. “Kral”lığı hiç düşünmedi ancak talihsiz bir şekilde ölümünden sonra bu vasıfla anılır oldu hep. Altında ve üstünde binlerce “tanrı” liderin olduğu bir dünyada, Aliya’nın kendini mütevazı bir şekilde böyle tanımlaması onun özge bir liderlik kumaşına sahip olduğunu gösterir.
İş başa düştüğü zaman, mütevekkil ve alçakgönüllü bir edâ ile üstlendiği sorumluluğu en iyi bir şekilde yerine getirmek gerçek kahramanlıktır. Bu durum ister tavanda olsun isterse tabanda, değişmez. Bu dünyada geçici bir misafir olarak bulunmanın bilinciyle hareket etmektir önemli olan. Böyle olanlardan biri de, “farzet ki Süleyman olmuşum” diyen Kanuni Sultan Süleyman’dır. Şöyle der:
Mülk-i dünyâ kimseye kalmaz sonu ber-bâd olur
Ey Muhibbî şöyle farzet kim Süleymân olmuşum
O makamda oturmadan, reâyâ iken “var say ki hükümdarım!” diyerek hayâl kurmak kolay. Zor olan orada iken bu sözü söylemek. Zaten hükümdar. Zaten dünyanın dört bir tarafından “ağağına altun akup gelür”. Kim bilir, hangi yükün altında ezilerek can havliyle söylenmiş bir padişah sözüdür bu. Yeri geldiğinde herkesin itibar ettiği bütün bir “devlet”i, “bir nefes sıhhat”e feda edecek kadar her şeyi elinin tersiyle iten bir devlet adamından bahsediyoruz. Onlardan biri de “Âsafî” mahlasıyla şiir yazan Mahmûd Celâleddin Paşa’dır:
Bir müsâfir-hânedir insâna bu köhne ribât
diyor devletlü şairimiz. Eskiden konaklanılan yerlere, hanlara, kervansaraylara “ribat” denilirdi. Şairin kastettiği ribat’tan murat, dünyadır. Bu köhne dünyada ancak misafir olarak bulunduğumuzun bilincinde olursak kurtuluruz. Şeyhülislâm Yahya, kim olursan ol, bulunduğun yer neresi olursa olsun, eninde sonunda gideceğin yeri işaret ediyor:
Cür’a gibi âkıbet hâk-i fenadır menzilin
Tutalım kim saltanat câmını çektin Cem gibi
Cür’a kadehin dibindeki son yudum, tortu. Diyelim ki şarabın mucidi Cem gibi (câm-ı Cem) saltanat kadehini çekip son yudumuna kadar o koltukta oturdun; ya sonrası! Sonrası mâlum; cür’a gibi toprağa dökülmek. Ne kadar çok yaşarsan yaşa, ne kadar yükseklerde bulunursan bulun, gideceğin menzil orasıdır. Sonunda ölüm var diyor şair; bundan kurtuluş yok. Mevlüd şairi Süleyman Çelebi de şöyle ifade ediyor bu gerçeği:
Her ne denlü çok yaşarsa bir kişi
Âkıbet ölmekdürür ânın işi
Bir kimse Nuh-ı nebi gibi isterse 950 yıl yaşasın, kaçışı yok, eninde sonunda işi toprağa girmektir. İnsan için 70-80 yıl yaşamak da, 150 yıl yaşamak da, 950 yıl hayat sürmek de birdir, farkı yok. Bunu ileriye değil, geriye baktığımız zaman görürüz. Geride bıraktığımız yaşanmışlıkların tümü kısa bir an gibidir. Mütercim Ârif’ın dediği gibi:
İş bu ma’nâ-yı bedîhî görünen gün gibidir
Ömr bin yıl dahi olsa yine bir gün gibidir
Öyle değil mi, uzun yaşayan insanlara bu işin sırrını sorduklarında çok kısa bir zaman diyor. Geride bıraktığı yıllar çok kısa bir zaman. İleride yaşanacak günler, yıl gibi. Madem bu kadar kısa yaşayacaktın, o halde bunca telâşın, bunca kavganın sebebi ne demek istiyor şair. İşte Alâaddin Sabit’in ifade etmeye çalıştığı da o:
Sâbit bize enfâsı hesâb üzre verirler
Bir müft soluk yok ya bu gavgâ ne belâdır
İnsanoğluna aldığı bir soluk dahi bedava verilmediğine ve aldığımız nefesler bir hesaba göre olduğu halde bu kavga nedendir!? Aldığın bir nefesi verip ver(e)memek elinde olmadığı halde ne yapmak istiyorsun, neyin peşindesin!? Bursalı Abdî de aynı şiiri kendi diline şöyle tercüme eder:
Müft mesken sanır cihanı kişi
Nakd-i ömrün verir kira yerine
Kişioğlu dünyadaki sayılı günlerinde ikamet ettiği yeri bedava oturulacak ev zanneder; halbuki ömür parasını oraya kira vererek ikamet etmektedir, bunu bilmez! Bir şair arkadaş İstanbul’da yıllarca kirada oturduktan sonra ailesinden kalan mirasla borç harç bir ev sahibi olmuştu. Her ay başında kira ödememenin rahatlığını dünyaya kazık çakmakla eş tutmuştu bir konuşmamızda. Kirada oturmak, insanoğlunun dünyada da kiracı olduğunu hatırlatıyordu ona göre. Öbür türlü kira vermeden yaşamak, hiç ölmeyecekmiş gibi geliyordu aynı kişiye göre. İşte böyle: kimi ev sahibi olmak için bir ömür boyu çalışıyor, kimi her ay kira ödeyerek hayatını idame ettirme yolunda.
Bak, dünyaya sığmayan Makedonyalı İskender bile birkaç metrekarelik mezara sığdı, şimdi yattığı yere gidip baksan harâbe hâline gelen yıkık bir mağaraya dönmüştür:
Cihâna sığmamışken bir mezâra sığdı İskender
Varıp baksan o da şimdi yıkık bir gâra dönmüştür
Şair Eşref söylüyor bunu. Bugün de şahit olmuşsunuzdur: Aramızda yaşayan bazı insanlar bir yere geldikleri zaman yahut cepleri para gördüğünde, ufak tefek dağları kendileri yaratmış havasına girerek yürüyüşleri değişiyor. Aslında büyük dağları da yarattıklarını da söyleyecekler ancak kendilerinden daha üst makamda bulunanlar olduğu için buna cüret edemiyorlar. Cihana sığmayan İskender bile bir mezara sığmışken ben senin afra tafrana niçin katlanayım be adam! Bursalı Rahmî de İskender metaforunu kullanarak merâmını ifade etmeye çalışıyor:
Var fenâ deştin temâşâ et açup ibret gözün
Nice İskender türâb olmuş nice Dârâ yatur
Dârâ da İskender gibi yönetim erkini elinde bulunduran sembol isimlerden biri. Yerin altı vaktiyle kendini vazgeçilmez olarak görenlerle dolu. Söz Bizim Yunus’un:
Ten fânîdir cân ölmez gidenler gine gelmez
Ölür ise ten ölür cânlar ölesi değil
Yunus Emre sadece bir şair değil, İslâmın özünü kavramış bir folozof aynı zamanda. Söyleyeceğini o kadar öz ve vurucu söylüyor ki biz onun şiirlerini sehl-i mümteniye örnek gösteriyoruz. Bilindiği gibi bu tamlama, söylenmesi kolay gibi görülen ancak ifade etmeye kalkışıldığında zorluğu anlaşılan söz ve şiirler için kullanılır. Son söz ise Bâkî’nin olsun:
Hâtırından çıkmasın dünyâya üryân geldiğin
Eskiden İstanbul’daki camilerden cenaze kaldırılırken, önden giden bir münâdinin, Bâkî’nin bu şiirini veya buna benzer “üryan geldik üryan gideriz” sözünü söyleyerek yol açtığı anlatılır. Bugün yaşı 80’in üzerinde olan eski İstanbullu’lar, Üsküdar’da ve Suriçi İstanbulu’nda buna tanıklık etmişlerdir.
