Bir fırtınanın ortasında kaldığınızı düşünün. Şiddetli bir sel üzerinize doğru gelmekte, korku ve çaresizlik içinde çırpınıyorsunuz. Birazdan sel suları yükselecek ve üzerine sığındığınız yüksekçe kayayı da alıp götürecek. Tam o anda bir helikopter beliriyor gökyüzünde ve yaklaşarak bir ip sarkıtıyor size doğru. Hayatla ölüm arasında incecik bir çizgi:” ip”
Al-i İmran Suresi 103. Ayette; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O, sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” Harp ve sulh arasında, ateş çukuru ve felah arasında incecik bir çizgi: “ip”
Allah’ın ipine nasıl sarılır ki insan? Aciz insanoğlu yüceliklerden sarkıtılan o ipe nasıl tırmanır? Tasavvuf Edebiyatımız baştan sona bunu anlatır. “ışk” kelimesinin sarmaşık anlamına geldiğini anlatırlar ve bize uzatılan o ipe aşk sarmaşığı ile sarılıp tırmanmak en kestirme yoldur. Gönlümüzde ki ipi, ilâhî ipe dolayarak çıkılan bir rahmettir bize: “ip”
Mevlâna Celâleddin, Fîhi Mâ Fîh adlı eserinin birinci faslında şöyle anlatır; “Mustafa (sav), kâfirleri mağlup etmiş öldürmüş ve mallarını gâret etmiş ve birçok da esir alıp, ellerini ve ayaklarını bağlayıp getirmiş idi. Esirlerin arasında amcaları Abbas (ra) bulunuyor idi. Onlar bütün gece bend ü acz ü mezellet ve sefalet içinde ağladılar. Artık kendilerinden ümit kesip, kılıca ve katle muntazır idiler. Peygamber Efendimiz (sav) onların haline bakıp güldü. Neden güldüğü sorulduğunda: “Bir kavmi, külhandan ve cehennemden ve kara dumanlıklar içinden halkalar ve zincirleri ile çeke çeke zor ile cennet ve Rıdvan tarafına götürdüğümü, hâlbuki onların, bizi o helak olunacak yerden gülistana ve emin yere neden çekiyorsun diye efgan ve nefir içinde olduklarını sır gözüyle görüyorum; işte bu sebeple beni gülme tutuyor.” Cennetle cehennem arasında ki sınır “ip”
Kur’an da Nahl Suresi 92. Ayette bir kadından bahsedilir:
“İpliğini iyice büktükten sonra onu söken kadına benzemeyin. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha çok ve üstün diye yeminlerinizi bozmaya yeltenmeyin. Allah sizi bununla sınar ancak hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi de kıyamet günü, size açıklar, bildirir.“ Rivayete göre, Mekke’de Saide el-Esediyye adında akli dengesi bozuk bir kadın vardı. Gün boyu hurma lifinden yaptığı iplikleri büker, sonra vesveseye kapılarak o vakte kadar büktüğü ipleri bozar dağıtırdı. Kadının yaptığı bu anlamsız işi misal gösteren bu ayet indi. Bizler de çoğu zaman büktüğümüz ipliği böyle akılsızca sökmüyor muyuz? Dilimizde zikirler, dualarla akşama çıkıp bir anlık gafletle söylediğimiz söz ya da kulak verdiğimiz dedikodu ipliğimizi çözmek değil mi? Ya da çok sevdiğimiz bir insanı öfkeye yenik düşerek kırmak? Hakkımız olamayan bir şeye el uzatmak… Sadece ipe tutunmak yetmiyor, o ipin sağlam tutulması da işin zor kısmıdır. Hayır ve şer arasında ki ince çizgidir “ip”
Günümüze kadar birçok şairin şiirine konu olan, gıpta ve hüzünle yâd edilen Hallac-ı Mansur’un da ip ile çetin bir sınavı olmuştur. Hakkında anlatılan pek çok menkıbe olan bir hak aşığıdır Mansur. Aşkın şiddeti ile dile getirdiği sözler halk tarafından anlaşılamamış ve etrafına zarar vermesinden korkularak idama mahkûm edilmiştir. Hz. Yunus bir şiirinde Hz. Mansur’u anlatır:

“ilm-i hikmet okuyanlar, aşktan fakir durur bunlar
Mansur oldum asın beni, hep dillerde söyleneyim”

Erzurumlu İbrahim Hakkı da Hz. Mansur’a bigâne kalmaz:

“Mansur “Ene’l Hak” söyledi
Haktır sözü, Hak söyledi
Nâdân mukayyet anladı
Amma ki mutlak söyledi”

Zindana atılır Hz Mansur, türlü eziyetlere katlanır, lâkin Ene’l Hak demekten vazgeçmez ve en sonunda dara çekilir. O da yetmez, yakılarak külleri Dicle Nehrine savrulur. Aşk şehidi olarak sevgiliye kavuşur.

“Gördüm anda takılur can boynuna zülfeyn-i Dost
Bir kıl ile sad-hezerân Mansur’u berdâr eder”

(Elest meclisinde Dost zülfünün can boynuna takılarak bir kıl ile yüzbinlerce Mansur’u darağacına çektiğini gördüm.) diyor Hz. Yunus.
Edebiyatımızda, sevgilinin kirpiklerinin ok olduğundan ve âşıklarını okladığından, zülfünün dolanıp dara çektiğinden bahs edilir. Şairler hikâyet etseler de şikâyetleri yoktur. Hallerinden memnundurlar. Amma Hz. Yunus’un bir mısraını anmadan geçmeyelim. “Böyle mi etmeli seni seveni” Darağacında, âşık ile maşuk arasında sırdır “ip”

Hz. Şems-i Tebrizî’de görünmeyen iplerden bahseder:

“Kâinat yekvücut bir varlıktır. Her şey ve herkes birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma. Bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki, dünyanın öbür ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.”
İnsanları ve cümle eşyayı birbirine bağlayan bu görünmez ipler, belli ki, sevgiyi ve olumsuz duyguları da aktarıyor. Âlem de ki acılar, bu bağlarla içimize ulaşıp bizi hüzünlendiriyor. Ya da süfli olanı yaygınlaştırıyor. Domino taşları gibi varlık… Ya hep birlikte ayakta, ya da birbiri üzerine düşüp yuvarlanıyor. El ele tutunup ayakta durmak yerine birbirimizi itersek, ardından bizimde yıkılmamız kaçınılmaz görünüyor. İnsanları birbirine bağlayan sırdır “ip”

Bu yazı, üst üste duyduğumuz intihar haberlerinden sonra yazıldı. Gençlerimizi tutamıyoruz. Anlayamadığımız bir boşluk duygusu ile savruluyorlar. Onların anlam arayışlarına şifa olamayışımız belki de bizim de doğru yeri bulamayışımızdandır. Arzu Bosnevî’nin, Kendimize Geleceğiz başlıklı yazısında ki bir bölüm durumu çok güzel özetliyor:
“Bir sohbet sırasında Mevlâna’ya bir adamın intihar ettiğinden bahsederler. Bu haber üzerine Mevlâna Celâleddin hüzünlenir. Sonra da birden celâllenir: “O adamın mahallesinde hiç mi Müslüman yoktu? Diye sorar.” Kaderden, kederden ve kendinden kurtulmaya çalışanların bulduğu çözüm: “ip”
Hz. Musa zamanında, sihirbazların, göz boyayıcıların elinde sihir olan ip, Musa Peygamberin asası tarafından yutuluvermişti. Bu çağın sihirbazları pek yaman. Ekranlardan oluşan duvarlarla çevrelediler bizi, hem de bizim ellerimizi kullanarak. Ekranları çıkarsak hayatımızdan, dört bir yanımız verici dalgalarıyla sarılmış durumda. Yavaş yavaş bizi insan kılan değerlerden uzaklaşıyoruz. Evlâtlarımız, Hz. Mansur’un aşkla dokunmuş ipini değil, karanlığın ipini doluyorlar boyunlarına. Bu topraklar da hala Hz. Mevlâna’nın, Hz. Üftade’nin, Aziz Mahmut Hüdayi’nin nefesleri dolanırken bu evlatların bulduğu çözüm neden “ip”

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir