Efendim ben, Hüseyin Fahreddîn. Dede de diyorlar, çileden dolayı. Çilemiz bitmedi gerçi, can tende garip oldukça da sürecek. Bir gün kuşlar gibi uçacağız, bu diyardan göçeceğiz, asıl yurdumuza gideceğiz, o zaman çilemiz bitecek. Tenden uyandın mı derseniz, hem de nasıl. Allah görmekten usandın mı derseniz, o kadar çok ki… Nereye baksam O’nu görüyorum, neyi duysam O’nu işitiyorum. Kulağıma hangi söz çarpsa onu Kuran biliyorum. Varlık O mudur, O’ndan mıdır, bu işlere aklım ermiyor doğrusunu isterseniz… Herkes Allah’tan bahsediyor ama Allah’ı bilen pek az. Herkes insanlıktan söz ediyor, olmayan şey söylenirmiş ya sürekli… Efendim bendeniz, Mevlânâ’nın âşıklarındanım. Peygamberimizin soyunun yoluna baş koymuşum. Onların kölesiyim. Ayaklarının tozuyum. Bahtımın uygun bulmasıyla da Bahariye Mevlevîhânesinin emanetçisiyim. Bana, postnîşîn diyorlar. Postta oturan… Bu neyin postudur, hayvanî olan benliğin üzerinde olduğumdan mıdır, bu konulara girmeyeyim. Utanıyorum. Bilmekten değil, seyretmekten usandım. Bilginin görünmeyenin engeli olduğunu fark ettiğimden beri okumayı da bıraktım. Musîkî derseniz, Mevlânâ’nın, “müzik, Allah’ın dilidir. Ruhlar meclisinde, Allah, müzik diliyle konuştu” deyişini işittiğimden beri kendimi içinde buldum. Birkaç beste yapmağa çalıştım, acemaşirân makamında bir âyin de besteledim fakat kendimi müzisyen olarak görmüyorum. Her türlü sahiplik vehminden arınmaya çalışıyorum. Başarabilecek miyim, bilmiyorum. Varlık bir. Hepimiz, her şey O’nun içindeyiz. İnsanın kendinden söz etmesi pek hoş değil gerçi… Ama aşkın sultanıyla bağımı anlatabilmek için bunu yapmak zorundayım. On beş ekim bin sekiz yüz elli üç, cumartesi günü, Beşiktaş Mevlevîhânesinde doğmuşum. Babam, vaktiyle Beşiktaş Mevlevîhânesinin şeyhi Yenişehirli Hasan Nazif Dede, annem Zübeyde hanım. Doğumum, dergâhta, mukabele sırasında babama bir dervişçe iletildiğinde Hüseynî âyin icra ediliyormuş, bu yüzden olsa gerek, dervişin kulağına, “adı Hüseyin olsun” demiş. Efendim İmam Hüseyin efendimize âşkımız tabi bununla başlamamış, ezelden geliyor. Zamanın tutsaklığından kurtulan algı için olmuşu, olanı ve olacağı aynı anda seyretmekten daha olağan bir şey olabilir mi? Henüz dört yaşımdayken, sikkem, Mehmed Saîd Hemdem Çelebi tarafından tekbîrlenmiş, böylece Mevlânâ’nın yoluna kabul edilmişim. Bu da işin usule ait yanıydı, yoksa asıl yola girişimin de ezelde olduğunu düşünüyorum. Benim mâcerâm, Mevlânâ’nın, babasıyla birlikte Konya’ya gelişiyle başladı. Başkent’e gelen Mevlânâ, bize o soluk kesen şiirlerini, birlik dükkânı Mesnevî’sini, sohbetlerini, mektuplarını bırakmasaydı, gerçeğin güzel huyunun sırlarını gösteren bir yol açmasaydı, babam Beşiktaş’taki ocağına şeyh olamaz, bin sekiz yüz altmış iki senesinde asıl yurduna göçünce, henüz çocuk yaşlarımda o dergâhın postuna oturamazdım. Sekiz yaşındaydım. O sıralar çelebilik makamında bulunan Sadreddin Çelebi tarafından Beşiktaş mevlevîhânesine şeyh olarak atandım. Yaşça küçük olduğumdan dergâhın aşçıbaşısı Hacı Râşid Dede bana vekâlet etti. Onun himayesinde bulundum. Gerçi babam, sonsuzluğa göçünden kısa bir süre önce, bana, on sekiz yaşıma geldiğimde verilmek üzere bir hilafetnâme düzenlemişti. Ama asıl icazetim, Karahisar Mevlevîhanesi şeyhi Ahmed Kemâleddîn Çelebi’yle, Kahire Mevlevîhânesi postnîşîni Hüseyin Azmi Dede’ce yenilendi. Felek fırtınalı bir denizin kocaman dalgaları gibi tokatlarıyla dövüp durmaya başladı beni. Nihayet görüyordum: Gücü, güçsüzlükte aramak gerekiyordu, zenginliği yoksullukta, varlığı yoklukta. Allah’ın insandaki en büyük oyununun nefis olduğunu anlıyordum. Bir eziyetten diğerine uğruyor, sıkıntılar içinde, kıvranıyor, zorluklarla boğuşuyordum. Nasıl zevkliydi bilemezsiniz! İnsan olduğumuzu en çaresiz anlarımızda hissediyoruz. Bunun için karşımıza çıkan, bizi elsiz ayaksız bırakan, yakan, kor haline getirerek örste dövüp duran görünmezin eliydi, bize biçim vermek istiyordu, inceltmek, seyreltmek, arındırmak diliyordu. Sultan Abdulazîz, bin sekiz yüz altmış sekiz senesi şubatında Çırağan sarayını yeniden yapmak için, Beşiktaş mevlevîhânemizin arazisini kamulaştırdı. Bize de göç göründü. O sıkıntılı günlerde, çoluk çocuk perişan bir halde, süratle, ailecek ve dergâh bağlılarıyla birlikte Maçka’da yeni bir mevlevîhâne yapılana kadar, Fındıklı’daki Karacehennem İbrahim Paşa konağına taşındık. Biz taşındık ama suskunlarda yatanların da taşınması gerekiyordu. Başta babamınki olmak üzere bütün kabirleri açtık. Kemikleri ayrı ayrı torbaladık, çukurları kapattık. Konağın bahçesine yeni çukurlar kazdık, kemikleri yıkadık, yeniden kefenledik, namazlarını kılarak sırladık. Çok hicranlı oldu bizim için. Hele babacığımın aziz bedenini yerinden çıkarıp oradan oraya taşımak ağır geldi bana. Maçka’ya taşınınca Râşid dedenin vekâleti bitti, şeyh olarak atandım. İlk mukabeleyi, yirmi dokuz ocak bin sekiz yüz yetmiş günü yönettim. Mevlânâ’dan öğrendim, âlemde kaygısız, şeylerin içyüzünü bilmede biricik, mecliste ise kadeh olmakmış amaç. Bunun nasıl olacağını düşünmeksizin, içine doğduğum gül kokulu iklimde, bir denizin yüzeyine uzanmış, gökleri seyrediyor gibi yaşadım. Allah’ın sadece lütfu vardı, biz bazısına kahır diyorduk, öyle tattım. Yenikapı dergâhının şeyhi olan Osman Selahaddin Dedenin kızı Fâtıma Aliye hanımla evlendik. Nikâh gökte kıyılırmış. Yoldaşlık ezeldenmiş. Fâtıma hanım, hayatıma bir rahmet meltemi gibi esti. Önce Fâtıma Mümine kızımız geldi, ardından babacığımın ismini verdiğimiz Hasan Nazîf’imiz doğdu, onu Fâtıma Fasîha ile Fâtıma Destinâ izledi. Âh Fatıma Fasîha! Bu garip hayatımın en hicranlı günlerini onun kaybıyla yaşadım. Henüz baharındaydı, yirmi dört yaşındaydı, içimize bir avuç ıstırap koru bırakarak çekip gitti. İsmail dedemizin üç yaşındaki oğlu Sâlih’in ölümünden sonra söylediği, “bir gonce femin yâresi vardır yüreğimde / âteş dökülürse âh yeridir serimde” deyişini hatırladım. Evlat acısı diğer ıstıraplara benzemiyordu, için için yanıyor, yandığı yerin elemi içten içe büyüyerek tütüyor, hiç sönmüyordu. Bu yürek yangınıyla bir mersiye kaleme aldım. Fâsîhacığımın çocuklarından Selman’ın bereketli bir ömrü oldu. Bir kısmını dünya gözüyle gördüm. Sonrasını öteden neşeyle seyrettim. Mevlânâ’nın sevgiliye kavuşma gecesi vesilesiyle düzenlenen törenlerde, uzun yıllar semâzenbaşı ve postnîşîn olarak görev yaptı. Ah benim canım evladım, kişiliği ve yaptıklarıyla ne kadar çok bürünmüştü adının mânâsına… Kişi mutlaka ermeden göreceli olanın anlamını kavrayamazmış. Çile sürüyordu. Maçka’dan da yol göründü. Beş yıl burada bize yuvalık eden dergâhın arazisi, askerî kışla inşası için kamulaştırıldı. Tekrar göçü topladık. En zoru, yine hazirenin taşınması oldu. Tekrar kabirleri açtık, kemikleri torbalara doldurduk. Ailecek babamın bağlılarından Hatab Emîni Hüseyin ile Mustafa efendilerin Eyüpsultân Bahâriyesi’ndeki yalılarına taşındık. Bin sekiz yüz yetmiş yedi senesi ilkbaharında yapımı tamamlanan Bahâriye mevlevîhânesine geçtik. Kabirleri tekrar taşıdık. Burada pek güzel günler geçirdik. Müzik derslerimize devam ettik, Fransızca dersini buna ekledik, dervişlerin eğitimi, mukabeleler, sohbetlerle dolu, çocuklarla, âşıklarla ve meczuplarla cümbüşlü bir hayatımız oldu. Nöbet bitti, ten tutsaklığı sona erdi, bin dokuz yüz on bir senesi eylül ayının on dördünde, on Muharrem günü göçü topladık. Aniden rahatsızlanmıştım, doktor koleradan söz edince telaşlandım, birkaç gün tenhaya çekildim, sonunda ecel kapıyı çaldı. Namazımız, Eyüp Sultan’da kılınsın, dergâhın mezarlığına, babamın kabrinin yanı başına sırlanayım diye arzulamıştım. Dostlarım vasiyetime vefalı davrandı. Üsküdâr’lı Talat bey, vefatıma tarih düşürenlerin en zarifi idi : “Gitti Hüseyn efendi dergâh-ı zü’l-Celâl’e…” Kabirden ona selamlar, sevgiler gönderdim. Dünya sürgünü sona erdikten sonra naçiz varlığıma dair pek güzel sözler yazdı dostlarımız. Bunlar arasında Mahmud Kemal beyin sözü beni o kadar utandırdı ki, mümkün olsaydı bulunduğum yerin altına iner, kaybolurdum. Mevlânâ’nın dergâhta gezen ruhu, diyordu, ne haddime! Yılmaz bey haklıydı, dergâha emanetçilik ettiğim yıllarda, orayı siyasetten uzak tutmağa çabaladım. Eserleriyle, müziğin, Allah’ın dili olduğunu yansıtan Hâfız Mehmed Zekâî efendiyi, teberrüken dede ünvanıyle kudûmzenbaşılığa getirdim. Hele Azîz Dede’nin neyzenbaşılığı dergâhın ışıltısını artırmış, müzik eğitimi bakımından olağanüstü bir kazanç olmuştu. Sonra Sâlih Dede… Neyi ilâhî bir nefesle üflüyor, mânâsına mânâ katıyordu ki, her üfleyişinde geçmiş, şimdi ve gelecek birleşiyor, yerle gök bir araya geliyor, dinleyen canlar, aynlarıyle buluşuyordu. Sadece âyin icra etmiyor, kâr, murabba, nakış, semâî ve şarkı formundaki eserleri de meşk ediyorduk. Dergâhın konukları arasında sanatçılar, bilgeler, yazarlar, şairler, gönlü güzel yöneticiler de vardı; meczuplar, âşıklar, sarhoşlar da… Müzik, irfan ve edebiyat sohbetleri neşeli geçerdi, şakalar yapılırdı. Dergâh ziyaretçileri birbiriyle sözleşmiş gibi, burada yaşayanların güleryüzlerine sığınarak olmadık nüktelerle çoğu zaman insanları gülmekten kırıp geçirirdi.  Bir gün, dergâhın selâmlık dâiresinde kurulan müzik meclislerinin birinde, Şevkî Efendi, Hacı Ârif Bey’in, “Bir gonceye bir hâre nigâh eyledi bülbül” dizesiyle başlayan Karcığar şarkısını okuyordu. Kendisine sürekli takıldığım Gelibolulu Çerkes Ahmed Dede de dinleyiciler arasındaydı. Şevkî Efendi, “mâtemzede zannetti görüp dûd-ı siyâhın” meyan mısraını hatırlayamadı. Bu dizeyi, aynı vezinle, “Ahmet Dede zannetti görüp sivri külâhın” şeklinde uydurarak hatırlattım. Şevkî bey, mecburen böyle okuyunca meclistekiler katıla katıla güldüler. Hele dergâhın sürekli ziyaretçilerinden bir Deli Haydar Dede’miz vardı ki sormayın gitsin. Hattat, şair ve müzisyendi. Boncuklarla süslenmiş yüzükler yapardı. Son derece nazik, terbiyeli, kibar biriydi. Zaman zaman dergâhta kalırdı. Kendisine tahsis ettiğimiz hücrenin duvarlarına itinayla talik beyitler yazmıştı. Her sene yazın, üç ay sessizce çılgınlık yaşardı. Tuhaf halleri başlayınca, bana, “dedem benim zamanım geldi” der, tımarhaneye göndermemi isterdi. Sarılır, vedalaşırdık, dervişlerden birini yanına katardım, giderdi. Üç ay sonra çıkagelir, kaldığı yerden yaşamına devam ederdi. Bazen, “haydi balığa!” der, dergâhın rıhtımına çıkardık, Haliç’e olta atar, saatlerce sohbet ederdik. Misinaya iğne bağlamaz, sadece yem koyup öyle atardık. Malum, av, dervişlere yasaktır. Cana kıyılmaz, varlık aldatılmaz. Kasaplık, avcılık, tellaklık ve dellallık dervişlerin işi olamazdı. Hele saf, temiz yürekli bir Hızır dervişimiz vardı. Bir gün kıdemli dervişlerden biri, çarşıya yağ almaya göndermiş. Eyüp merkezine inmiş, yolda yürürken, meyhânede eğlenmekte olan bir çocukluk arkadaşına görünmüş. Adamcağızın başı dumanlı, haylidir demleniyormuş. Aman Hızır, canım Hızır derken çok ısrar etmiş. Tabi bizimkilerde hayır yok. Derviş hayır demez. Hele davet olunca. Asıl çağıranın Hak olduğunu bilirler. Çaresiz girmiş. Başında derviş külahı. Aman şunu ye, aman bundan al derken, illa bunu da içeceksin diye diretmişler. “Tekkede yolumu beklerler” diyecek olmuş, ısrar edilince çaresiz kalmış. Yine hayır dememek için içmiş. Klarnet ve dümbelekle oyun havası çalıyor, hadi iki oynayalım, ölümü öp derken yine mecburen kalkmış ama cezbe hâsıl olunca dönmeye başlamış. Herkes göbek atıyor, bizimkisi dönüyor. O sıra dergâhın müdavimlerinden birisi oradan geçiyormuş. Manzarayı görünce gelip kıdemli dervişe anlatıyor. Hızır yağ alıp dönünce, tabi hiddetleniyor, külahı başından alıyor, hücreye kapatıyor. Haberim yoktu. Gece namazına uyanmadan önce mânâmda Mevlânâ göründü, “benim dervişimi nasıl incitirsiniz!” diye azarladı. Uyandım, ne yapacağımı bilemedim. Derhal kıdemliyi uyandırdım, “noldu?” diye sordum. Anlatınca hücreyi açtırdım, gönlünü aldım. Başını göğsüme yaslayıp çocuk gibi ağladı. “Aman oğlum” dedim kıdemliye, “düşünmez misin, fukara gönlüne her kim dokuna, dokuna sinesi Allah okuna!” Bizim kıdemlinin başına gelen bir olaydan daha söz etmek isterim. Eyüp’te dergâhın bulunduğu yer o zamanlar tenha idi. Sonradan insanlar, mesire yeri sanarak gelip gitmeye başladılar. Tek tük evler yapıldı. Birinden akşam düğün dernek sesleri geliyordu. Şeyh odasında oturuyordum ki, gürültü kesildi. Bitti sandım. Meğer davulları patlamış. Az sonra dergâhın kapısı güm güm çaldı. Kıdemli açtı. İki çingene. Birisi, “a be amcacığım, biz, az ilerde düğün çalıyorduk, davulumuz patladı. Bazen akşamları buradan geçerken çifte nara sesi işitirdik. Sizde var galiba. Ödünç verebilir misiniz?” deyince Dede çıldırdı. “Tövbe estağfirullah, bre densiz, onun adı çifte nara değil kudûm-i şerîf bir kere. Ayrıca göbek atılan yerde çalınmaz. Onunla ibadet ediliyor. Tövbe tövbe!” diye azarladı. Adamcağız yalvardı, “A be nolur, düğün yarıda kaldı, yardımcı oluversen…” O ısrar ediyor, bizimkisi daha da öfkeleniyordu. Vardım. “Hayırdır dede?” diye sordum. “Efendim” dedi, “bu haddini bilmez, kudüm-i şerîfe çifte nara diyor. Düğünde çalacakmış…” “Evladım versene” dedim, “adamcağızların işi görülsün, yazık.” “Ama efendim, çifte nara diyor üstelik…” “Oğlum” dedim, “o, bu kapıdan çifte nara olarak çıkar, girerken kudüm-i şerîf olarak girer, sen veriver.” Neyzen Sâlih Dedemizden söz etmiştim… Kendine özgü bir üfleme tavrına sahipti. Böyle uzunca boylu, güçlü kuvvetli, heybetli bir kişiydi. Bağırarak konuşurdu, neyinin sesi de gürdü, uzaklara ulaşır, mahallede yankılanırdı. Zaman zaman, dervişler, “dede, senin neyinden ses çıkmıyor, hiç duymuyoruz” diye takılınca hiddetlenir, “hadi oradan teresler, Galata kulesine başpâre taksalar onu da üfler, zangır zangır titretirim” derdi. Bazen mutripte, kimseye göstermeden, neyzen ve âyinhânlara dilini çıkarıp tuhaf işaretler yapar, onları güldürürdü. Bir Esad dedemiz vardı hele, babamın dervişlerinden. Yaşı yüzü geçmişti. Cemaatle kılınan namazlarda, farkında olmaksızın yürür, hizadan çıkardı, selam verildiğinde kendisini imamın yanında bulunca, “vay anasını, amma da ileri gitmişim ha!” diyerek yerine dönerdi. Dede, sabah ezanını yorgun ve titrek sesiyle okuduğunda, dergâhın yaşlı, emektâr köpeği Kıriço da yanında durur, hazin iniltiler çıkarırdı. Dervişler, çaresiz adamı, “şeyh efendi sana seyyah verecek, dergâhtan kovacak” diyerek bazen kızdırırdı. Seyyah kelimesinden korkar, ağlamaya başlardı. Bunu işitince yanıma çağırır, yüzünü okşar, teselli ederdim, “şaka yapıyorlar dede, seni hiç gönderir miyim, sen gözümün nurusun” derdim. Sâkinleşir, sevinçten ağlar, bana sarılır, başını göğsüme yaslardı. Fakat Dede, bir türlü seyyah kelimesinin ürkütücülüğünden kurtulamıyordu. Bir gün yine adamcağızı korkutmuşlar, Harem dairesine yakın bir yerde Kıriço da yanındayken bir yandan ezanı okuyor, bir yandan da hareme doğru elini sallayarak, “ben, senin babanın, Nazif Dedenin dervişiyim, sen beni zor kovarsın!” diyormuş. Hele kurşun yüzüklere boncuk dizen dedeyle halimiz görülmeye değerdi. Cinnet hali yaklaştığında elinde bir torbayla çıkagelir, yere oturur, beni de çağırır, “hadi” derdi, “boncuk dizelim.” Oturur, birlikte saatlerce boncuk dizerdik. Bahariye, ehl-i beyt âşıklarının da uğrak yeriydi. Babamın devrinde özellikle böyleydi. Çocukluğum, Ehl-i Beyt âşıklarının feryatları arasında geçti. Hepsi de şehirliydi. Babacığım, Mevlânâ’nın “köyden şehre göç etmek gerek” sözünü yorumlarken, “köyün hayvanî benliği, şehrin ise insanî ruhu temsil ettiğini” söylerdi. Bilgeliğin dilinin sembol ve sükût olduğunu da babamdan öğrendim. Beni, ilkokuldan sonra Beşiktaş Rüşdiyesi’ne gönderdi. Okul bitince dergâhta eğitimim devam etti. Avni Bey’den, Sâmi Paşa’dan, kayınpederim Osman Selahaddin Dede’den irfan dersleri aldım, Mesnevî okudum, Arapça öğrendim. Fransızca’yı, Hindli İskender Efendi’den öğrendim. Mutafzade ile Zekâî Dede’nin müzik derslerine devam ettim. Neyzen Salih Dede, Yusuf Paşa ile Abdulhalim Efendi’den ney, nazariyat ve Hamparsum notası öğrendim. Flütist Hacı Râtib Efendi, bana Batı müziği ve notası öğretti. Özellikle Mutafzâde’den meşk ettiğim nadir müzik eserleri arasında Nâyi Osman Dede’nin Miracîye’si beni çok etkiledi. Ney üflerken acılarımı unutuyordum. O hüzünlü, kıvrak ezgiler, can kulağımı ilâhî bir neşeyle dolduruyor, beni aşkın kanatlarına alarak sonsuz olana götürüyordu. Müziğin, aşk gibi sınırları yok eden, bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kuran dili beni büyülüyordu. Şimdiki gibi gözümün önündedir. Bir yaz günüydü. Ayakta, Hacı Ratip beyle nota defterinin başındaydık. Ben nısfiye, Ratib beyse flütle bir eser çalıyorduk. Dergâhın güneş dolu sofalarında dolaşan sesi arada bir izliyordum ki, yeğenim Hüseyin Avni’nin hayret dolu bakışlarıyla karşılaştım. Eseri bitirdik. Çocuk büyülenmişti. “Oğlum, bu çaldığımız hava nedir, biliyor musun?” dedim. Çocuk sustu. “Tabi bilemezsin, nereden bileceksin, bu çaldığımız hava, alafranga müzikten bir parçadır. Şopen denilen değerli bir sanatçının bestesidir. Şimdi belki anlayamazsın ama ileride öğrenecek ve göreceksin, bunlar saf, güzel şeylerdir.” Yeğenim bir gün yine mahrem bir ânımıza tesadüf etti. Kütüphâneli odamızda, Neyzen Emin Dede’yle karşılıklı iki sedirde oturmuştuk. Dede, ney üflemem konusunda ısrar edince dayanamamış, üflemeye başlamıştım. Bir süre sonra o büyük üstat oturduğu yerden kalkmış, adeta yerde sürünerek, büyük bir saygıyla bana doğru yaklaşmış, yere oturarak dinlemiş, dizlerimi öpmüştü. Ne güzel gönüllü öğrencilerimiz oldu: Sâdeddin, Subhi, Raûf, Zekâî Dede’nin oğlu Hâfız Ahmed, Muallim Kâzım bey, Muallim İsmail Hakkı bey, Musullu Hâfız Osman, Cemâl Dede, İhsan Azîz Bey, Tophâneli Mehmed Sabri Bey, Münir Efendi, Abdulkadir Efendi, Refik Talat Bey, Râşid Efendi, Mehmed Celâleddin Dede, Ahmed Avni Bey, daha niceleri… Her birinin dünyamda apayrı bir yeri vardır. Her birisi birer âlemdi. Yetenekli, gönlü güzel insanlardı. Çaba gösterir, meşklere ısrarla, dikkatle ve ciddiyetle devam eder, sorumluluklarını yerine getirme konusunda duyarlı davranırlardı. Onlara öncelikle en az iki Doğu, iki Batı dilini ileri düzeyde bilmeleri gerektiğini telkin ederdim. Sonra yöntem bilimi okumalarını, ne çalışırlarsa çalışsınlar, bütün varlıklarıyla konuya yönelmeleri gerektiğini söylerdim. Biz, bir şeye kendimizi bütünüyle vermeden onu alamıyoruz, bunu anlatırdım. Her şeyin bedeli var ve o ödenmeksizin asla ele geçmiyor. Çalışıyor, tutkuyla çabalıyorsunuz fakat olmuyorsa en azından bir süreliğine onu terk etmelidir. Sonunda terk ettiğiniz şey size mutlaka geri dönüyor. Yani bir şeyi elde etmek istiyorsanız bazen onu terk etmelisiniz. İnsanın en büyük engeli kendisiymiş. Bütün öğrencilerim bunu bilirdi. Belki söz etmeye değmez ama bazı şiirler de kaleme almıştım vaktiyle. Öncekilerden öğrendim, özellikle beste yaparken ya altın şairlerden güfte seçmeli veya kendin yazmalı. Bazen seçtim bazen yazdım. İsmail Dede böyleydi. Zekâi dedemiz de böyleydi. Bilhassa ilâhî formundaki eserlerinin güftesi ya Yunus veya Niyâzî dedemizdendir. Haddim değil ama vaktiyle, manevî emir üzerine bir Mevlevî evrâdı düzenlemiştim. İşitiyorum, bazıları kullanıyormuş, pek seviniyorum. Mevlânâ, insanlığa, Allah’ın en güzel armağanlarındandır. Mesnevi, milletimize sunulmuş pek büyük bir lütuftur. Rusuhî Dede’nin şerhinde de kayıtlıdır, Mesnevî, ilk on sekiz beyitte, onsekiz beyit ilk beyitte, ilk beyit ilk kelimede, ilk kelime ilk harfte, ilk harf altındaki noktadadır: Bâ. Bişnev diye başlıyor Hazret. İşit, dinle, duy… Aslında yap, eyle, durma diyor. İnsanları ve cinleri, kulluk için yarattım ayetini de böyle okurlar, Beni tanısınlar diye… Tatsınlar. Kendilerindeki ilahî nitelikleri açığa çıkarsınlar… Nokta, insandaki ilâhî varlığın biricikliğidir. Sadece O var. Haktan âyân bir nesne yok, gözsüzlere gizli imiş. Nokta, Hakkın tekliğidir. Harflerin, kelimelerin, bir anlamın yuvalandığı cümlelerin temel birimidir. Yazıda da böyledir. Hattat aslında ne yazarsa yazsın, noktayı çoğaltmaktadır. Bazen şeyhim, “çocuklar O’nu çoğaltın, yayın, O’nu bütün varlıkta, her yerde, her şeyde seyredin” derdi. Be, kelimeleri birbirine bağlayandır. İle’dir. Kul ile Hak. Dün ile yarın. Celal ile cemâl. Be, Belh’ten kinayedir, Hazret-i Pîr doğduğu yerdir. Be, Hakkın Berr ismidir. Yeryüzü demektir. Çünkü insanlık, Mesnevi’yi yazanın omuzlarında yükseliyor. Be, bahr yani deniz demektir. Deniz, birliktir. Mesnevi, birlik dükkânıdır. Onlar ayırmaya değil, birleştirmeye gelmişlerdir. Be, besmeleden kinayedir. Her şey, O’nunladır, O’ndadır, O’nadır… Bazen aşk taşıyor, çok konuşuyorum. Mevlânâ’nın Konya göğüne bir güneş gibi doğmasıyla başladı her şey. Atalarım ve ben ne besteledi ve yazdıysak hep O’nun memesinden emerek yaptık. Şu vasiyetini daima gönlümün rehberi bildim: “Benlikten, kibirden sıyrıl, toprak ol. O Güzeller Güzeli toprak olmayı huy edinince göğe yükseldi, göklerin sultanı oldu. Sen de toprak ol ki, senden canlılar yetişsin. Gönül denilen hazineyi ancak böyle bulursun.” Bestekârlıkta çok meşgul olamadım doğrusu. Dostlarım, öğrencilerim, sevgileri yüzünden musîkî yönümü abartırlar. Bu konuda Nâyi Osman dedemizi istisna olarak anmalıyız. O da hem pek derin bir bilge idi ama asıl müzisyenliği bakımından bir dâhi idi. Müzik tarihimizde onun gibisine az rastlanır. İsmail dedemiz de dehasıyla yolumuzu aydınlatmış, bize nadide eserler bırakmıştır ama Osman Dede’yi bendeniz ayrı tutarım. On iki eser bırakabildim. Bazısı saz eseri bazısı sözlü idi. Biri, âyin peşrevidir. Kayın biraderim Mehmed Celâleddin Dedenin Dügâh âyini için bestelemiştim. Öğrencilere makamları öğretirken kullanmak üzere Düyek usulünde iki hâneli Hicâzeyn Peşrev yaptım. Müsteâr ve Hüseynî makamlarında saz semâîleri sonra. Sözlü eserlerden, Nedîm’in bir gazeline yaptığım Hisârbûselik Curcuna şarkı, pek sevdiğim yürek yangını Fuzulî dedemizin bir şiiri için yaptığım Hümâyun Sengînsemâî şarkı ile Acemaşîrân âyin-i şerîf. Fuzulî’nin, “âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir, kan ağladığım gonce-i handânın içindir”inin ezgisi zaten şiirin içindeydi. Tek yaptığım, o nağmeyi açığa çıkarmaktı. Acemaşirân âyini ilk defa, bin sekiz yüz seksen beş yılının, yirmi dokuz nisan, çarşamba günü Bahâriye’de icrâ edildi. Mevlânâ âşıkları heyecanla titredi, gözyaşlarıyla arındı, coşkuyla kendinden geçtiler. Âyin’in sözlerini O’ndan aldım. Üçüncü selamın sonu içinse, bir başka sultana başvurdum, Harakanî’nin, Farsça bir mecmuâdaki nadide rubâîsini seçtim. Sözlerle ezgiler ruh ikiziydi, bana pek az iş düştü doğrusu. Şarkılardaki gibi şiirlerin içindeki müzik bir dokunuşla taşıyordu. “Yek lâhza belâ nûşı gami aşkı kâdîmem” mısraındaki Hicâz pasajda bir anda başım gövdemden, canım tenimden uçmuş gibi olmuştu, icra sırasında bunu mutripler, hanendeler de yaşadı. O sözler, ruh kuşunun şarkılarıdır, Mevlânâ, şiiri, Yusuf Peygamberin gönlünün makamı olan Çolpan Yıldızı’ndan alıyor. Babam sürekli söylerdi: “Evladım, insan ancak gül yüzlü sevgiliye kavuşunca yüzü güller gibi açılır, sadece gül kokar.” Şiirin ya bir eksiğimizin kozmik çevrim içinde tamamlanmasını ima ettiğini veya taşan güzelliğin bize bir oyunu olduğunu düşünegeldim. Ruhun bedene hapsolmasının tabiî bir sonucu olarak içerde varolan ve bir burgu gibi insanın yüreğini oyup duran çileyle söylenmesi halindeyse, ney gibi inleyeceğini sandım. Ah çileli babacığım. Nereden nereye? Feleğin bin bir türlü huyu varmış. Bin yedi yüz doksan dört senesinde Mora’nın Yenişehir’inde dünyaya geliyor. Babası o zaman Yenişehir müftüsü. İlk derslerini ondan alıyor. Sonra Horasanî Aziz Efendi medresesinde, Hoca Celaleddîn efendiden ders verebileceğine ilişkin iznini alıp medresede göreve başlıyor. Nereden bilsin yıllar sonra yolu Konya’ya erecek, âşıklar kıblesine gelecek. Her şey müderrislik yaptığı dönemde Yenişehir’de beliren çekirge istilasını önüne geçme telaşıyla başlıyor. Babamı, şehrin ileri gelenleri, afete karşı tedbir olarak düşünülen sığırcık suyu getirmesi için Hacıbektaş’a gönderiyor. Gelip suyu alıyor, dönerken Konya’ya uğruyor. Belki de biliyor, onlar kalplerinden çözdükleri bir bağı atarak kendilerine bağlıyorlar. Nitekim âsıtâneyi ziyaretinde tanıdığı Said Hemdem Çelebi’ye bağlanıyor. Dönüyor ama gönlündeki o bağla uzun süre Yenişehir’de kalamıyor. Bir müddet, aşçıbaşı Nesîb Dedenin hizmetinde bulunuyor. Burada yolculuğu sürerken aldığı manevî bir işaretle tekrar Konya’ya gidiyor. Hilafet alıyor. Bir zaman sonra dönüyor, bu defa İstanbul’a gitmesi gerektiği bildiriliyor, akıbet Beşiktaş dergâhına geliyor. Bizi İstanbul’a sığırcık suyu üzerinden asıl getiren Hazret-i Hünkâr. Fakat geride Aşk Sultanı var. İçin dileği, dışa yansıyor. İçte iki sultan baş başa verip bunları Konya’ya getirelim diyorlar. Konya’dan İstanbul’a gönderiyorlar. Bir aşk bulutu gibi Beşiktaş’tan Maçka’ya, oradan Eyüp Sultan’a yöneltiyorlar. Algımızı aşan bir sır çalışıp duruyor. Hani bir güzel diyor ya, “özünü çekmiş tenhaya, işini işler hafâda.” Onlar öyle. Biz dışardan bakınca hiçbir şey yapmıyorlar, yeni bir şey olmuyor sanıyoruz; oysa içte neler oluyor neler. Dışa sonradan yansıyor. Gittiğimiz yerde bizi yüzünü aşka dönmüş susuzlar karşılıyor. Onlarla birlikte aynı kaynaktan kana kana içiyoruz. Onu şiire ve müziğe dönüştürüyoruz. Oradan çıkan sözler, ezgiler tekrar bir bulut gibi göğe yükseliyor. Yağmur olup yeryüzüne iniyor. Böyle böyle çevrim sürüp duruyor. Devran devrediyor, ta ki devrini feleğin dahi bilmediği devir gelene kadar. Âyinler bize, bu devri Mevlânâ’nın sözleriyle ve ona eşlik eden nağmelerle anlatıyor. Bu eskimeyen yeniler, önce mevlevîhânelerin hücrelerinde, selâmlıklarda meşk ediliyor oradan semahaneye geçiyor. Bestecisi bilinmeyen kadîm âyinlerden bugüne bu ışıltılı göğün yıldızlarının soluğundan yükselen ezgiler canımızda yankılanıyor. Rauf beyin Acemaşîrân âyine dair heyecanı karşısında belli belirsiz, “tesadüfen olmuştur” deyivermiştim. Ben de ne yaptığımı bilmiyorum. Birinci usulün son bulmasıyla ezgilerin kesintisiz biçimde devam ederek ikinci usulle sona ermesi önceden düşündüğüm bir şey değildi. Bu, Allah’ın şivesiydi. O’na en yakın olduğumuz an, bir bulut gibi kendimizi yitirdiğimiz andı. O şiveyi işittiğimiz yer… Onu duyduğumuzda hareketleniyor, bir elimizi göğe yükseltiyor, diğerini yere yöneltiyor, sağdan sola, kalbimize doğru dönüyorduk. Bilmeyenin seması, doğallıktı. Bağlıların seması, gerçeğe ulaşma çabasıydı. Erenlerin seması, O’nun güzelliklerini görmekti. Bilgelerin seması sadece seyirdi. Gerçeğin güzel huyunu tatmış olanların seması ise şeylerin içyüzünü görmekti. O’nu dinliyor, O’nunla dönüyor, sadece O’nu görüyordu. Bahaeddin Veled böyleydi. Konya’da geçirdiği iki yılda adı çevreye yayıldı, medresesi bir çekim merkezine dönüştü. Emirler, vezirler kapısına koştu. Çarşıda pazarda, sokakta, evlerde anılır oldu. Sabah medresede ders veriyor, öğrencileriyle ilgileniyor, öğleden sonra bağlılarına koşuyor, onların yolculuğunu sürdürmelerine yardım ediyordu. Bir gün mescitte, onu murakabe halinde buldular. Sabit, durgun bir nokta gibiydi, bakışları bir yere çivilenmiş, soluk almıyor gibiydi. Korktular. Göğsünün usul usul inip kalktığını görünce rahatladılar. Namaz vakti yaklaşmıştı. Ezan okundu. Hâlâ o dingin, sâkin haliyle oturuyordu. Birisi usulca yaklaştı, vaktin geldiğini söyledi. Aldırmadı. Tekrar uyardı adam. Yine umursamadı. Kıpırtısız, öylece duruyordu. İki kişi dışında herkes namaza durdu. Cemaate katılmayanlardan birinin ansızın gözü açıldı, şaşırmıştı: İmamın arkasında saf durmuş namaz kılanların arkaları kıbleye dönüktü. Sessizce bekledi adam. Cemaat namazı bitirince işin gerçeği anlaşıldı. Bilge’nin neden o tuhaf sessizliğe büründüğünü fark ettiklerinde, ölmeden önce ölünüz sırrının kendilerine benzeyen bir insan suretine bürünmüş olduğunu gördüler. Mescidin girişine yakın, kenarda, sırtını ahşap sütuna yaslamış öylece hareketsiz duran Bilge’ye baktılar, göremediler. Nereye gitmişti? Bütün bunların anlamı neydi, bilemediler. İzleyen günlerin birinde Harzemşah’la Sultan Alaeddin’in arasında bir sorun yaşandı. Düşmanca mektuplardan sonra Harzemşah’ın ordusunu hazırladığını, savaşmak üzere yola çıktığını Sultan’ın elçisi Alaeddin Keykubad’a haber verdi, güçlü bir orduyla Konya’ya geliyordu. Sultan Alaeddin haberi alır almaz bütün askerî kuvvetlerini alarma geçirdi, kısa sürede ordu savaş hazırlığını tamamladı. Komutanlar, birliklerin Urmiyye sınırında mevzilenmesinin akıllıca olacağını söylediler. Karar verildi. Ordu hemen hareketlenecek, ülkeyi bu mevzide savunacak, düşman ordusunu püskürtecekti. Yola çıkacakları gün Sultan, Bahaeddin Veled’e gelerek, dua etmesini diledi. Ertesi gün kös çalındı, birlikler yola çıktı. Erzincan’a vardılar, birkaç gün burada konakladılar. Uğradıkları her yerden casuslar göndererek, düşman birliklerinin seyrini izlediler. Gelen bilgiler, Harezm ordusunun kendilerinden çok daha fazla olduğuna ilişkindi. Sultan, askerinin ruh halinin zayıfladığını görünce, birkaç adamıyla gizlice giderek düşman ordusunun durumu hakkında kendisi bilgilenmek istedi. Cins küheylanlar seçti, Türkmen kılığına büründü, adamlarıyla yola çıktı. Dağ yollarından geçen sıradan yörüklermiş gibi yol aldı, Birliklerine ulaştı. Harezm komutanlarıyla karşılaştılar. “Kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sordular. Sultan, “biz, bu civarda yaşayan Türkmenleriz, atalarımız Urmiyyelidir. Bir süredir Sultan Alaeddin’in bize karşı tutumu değişti, vergileri ağırlaştırdı, adamları zorbalık yapıyordu. Sizin gibi kurtarıcı bir ordunun gelip, bizi onun zulmünden gideceğini işittik. Teşekkür etmek için buradayız. Bunun belirtisi olarak, cins atlarımızı armağan olarak kabul etmenizi dileriz” dedi. Komutanlar, durumu Hükümdara iletince çok sevindi, emretti: “Sofra hazırlayın, onları konuk edin” Kabul etti. Hediyelerini sundular. Zengin bir sofra hazırlanmıştı. Sultan Alâeddin, hissettirmeksizin düşman birliklerinin gücünü, imkânlarını, yöntemlerini öğrenmeye başladı. Uzun süren günün ardından, çadırlarına gittiler. Harzemşah da otağına çekilmişti. Vakit hayli ilerlemişti. Aklına kurt düştü. Yoksa bunlar casus muydu? Sultan Alaeddin’in yönetimindeki beldelerde rastladığı insanlar aksini söylüyor, adaletini, cömertliğini anlata anlata bitiremiyordu. Hemen komutanlarını çağırdı, “bu adamlar kimdir, neden Alaeddin’in birliklerine katılmamışlar? Niçin buradalar? Buraya kadar nasıl gelebilmişler? Sabah onları gerekirse zorlayarak, öğrenin” dedi. Harzemşah’ın otağında bunlar yaşanırken, Sultan Alaeddin, çadırında uyuyordu. Düşüne giren Bahaeddin Veled, telaşla, “ey melik, kalkın! Hemen atlarınıza binin, yatacak zaman değil, sakın orada bir dakika bile kalmayın!” diye uyardı. Alaeddin sıçrayarak uyandı. O da telaşlanmıştı. Fakat sabahın erinde durumu gizlice öğrenip öyle hareket ederiz diye düşünerek tekrar uyudu. Az sonra Bahaeddin Veled belirdi baş ucunda. Elindeki asayla göğsüne dokunuyordu. “Kalk Alaeddin, neden hâlâ yatıyorsun!” diye bağırdı. Sultan korkuyla sıçradı yerinden. Adamlarını uyandırdı. Sessizce atlarına bindiler, mahmuzladılar. Sabah, Harzemşah’ın adamları çadıra gelince durumu anladılar. Geç kalmışlardı. Arkalarından gönderilen süvariler de eli boş döndü. Alaeddin döner dönmez, savaş düzenini belirledi, birliklerine gereken emirleri verdi, Yassıçimen’i savaş yeri olarak kesinleştirdi, oraya karargâh kurdu. Harzemşah’lılar birkaç gün sonra oraya ulaşmıştı. İlk üç gün yaşanan çatışmalarda üstünlük onlardaydı. Dördüncü günden sonra üstünlük Sultan Alaeddin’in ordusuna geçti. Asıl cenk başlamıştı. Atlı ve yayan savaşçıların naraları, kılıç, gürz ve okların gürültüsü, kan, toz ve duman birbirine karışmıştı. Atların kişnemeleri ufukta yankılanıyordu. Şimdiye dek görülmemiş bir toz bulutu kalkarak Harezmlilerin yüzlerine gözlerine çarptı, onları adeta kör etti. Çok kayıp verdiler. Ardından, korkarak kaçmaya başladılar, nihayet ordu geri çekildi. Sultan Alâeddîn, Bahaeddin Veled’in himmetini ruhunda öylesine hissetmişti ki, bunu kendine bile anlatmaktan korkuyordu. Çadırında şükür namazı kıldıktan sonra, kendi kendine, “sultanım” dedi, “sen yaratılmışların seçkinisin. Gözümüzü açansın. Bir bakışınla bize iki dünyayı bağışlayansın. Minnet sana!”  Ordusuyla Konya’ya döner dönmez, doğruca medresesine gitti. Bahaeddin Veled, “hoş geldiniz” dedi, “Rabbimiz bize, en yakınınızdaki kâfirden başlamak üzere savaşın, emrediyor. Kâfir, hakikatten perdelenmiş kimsedir. En yakınımızdaki kâfir, alt benliğimizdir. Onun perdelerinin açılması için yaptığımız çaba asıl savaştır. Sizin yaptığınız ise, dünyada adaleti çiğneyenlerin zulmünü gidermek içindir…” Sultan Alaeddin saygıyla dinliyordu, bu büyük kalpli adam, Tanrı’nın kendisine ve ülkesine bir armağanıydı. Yüzüne, gözlerine bakmaktan kaçınıyordu. Bir an cemal görme isteğiyle baktı. O ışıltılı yüzde aşkın ve hakikatin geride bıraktığı yorgunluğu gördü. İzin isteyip ayrıldı. Sarayına çekildi. Geceyi zafer sarhoşluğuyla değil, sevinçten ağlayarak, gözyaşlarıyla seccâdesini ıslatarak geçirdi. Keykubad, gece tuhaf bir düş gördü, sabah alelacele gelip Bahaeddin Veled’e anlattı: “Rüyamda başımın altın, gövdemin gümüş, göbekten aşağı kısmımın ise bakır olduğunu gördüm.” Bahaüddin Veled, “Senin döneminde halk huzurlu olacak, altın gibi değerli ve saf kalacak. Çocuklarının dönemi, senin çağına kıyasla gümüş düzeyine düşecek, huzur azalacaktır. Üçüncü kuşağa gelince halk birbirine düşecek, bağlılık ve merhametten eser kalmayacaktır” dedi. Evlat, babanın sırrıymış. O ulu sultan, irfanını âşıklar sultanına yükleyip gitti. Yirmi üç şubat bin iki yüz otuz bir, Cuma günü cemâle göçtü. Ondan Mevlânâ’ya geçen, oradan zaman ve mekânın bütün hücrelerine sinen sadece aşktı. Ney de aşktı, semâ da, müzik de, şiir de. Biz, aşkın çocuklarıyız efendim. Aşktan doğduk. Aşka gidiyoruz. Aşka yöneldik. Aşk anneden doğmadı, kimseye kul olmadı. Onun makamı yücedir, çünkü o ezelîdir. Her şey bu büyük aşk oyununun bir cilvesiydi. Babam, onun babası, ben, çocuklarım, sonrakiler, sizler hep içimizdeki aşk tohumunun su ve güneşle karşılaşınca sümbüllenip çiçeklenmesinden ibaretiz. Bu, ilahî bir cümbüş. Hepimiz onun içinden geçiyoruz. Tıpkı, nice zaman sonra Adana’da Endüstri Mühendisliği okuyan Sinan evladımızın aynı aşkla yanarak kendini hocasının meşk yaptırdığı ofise atması da aynı cümbüşün içinden geçen bir oyun değil de neydi?   

(*) Yazarın, yakında yayımlanacak olan “Gerçeğin Güzel Huyu” adlı romanından bir bölüm.

““Benim Tekkem Âlem, Medresem Dünya Benim…” (*), Sadık Yalsızuçanlar” için bir yorum

  • Sabah erkenden, sayfamda görüp okuduğum bu güzel, eser, harika anlatımı ile güne şevk ile başlamama neden oldu. Zaten yazarı ,takip ettiğim, faydalandığım, ruhumuzu hep aydınlatan, yazdıklarını okumaktan mutluluk duyduğumdan kendisini çok kutluyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir