Mahlas, yani müstear isim edebiyatımızın anahtar kavramlarından biridir. Her ne kadar “âriyet ata binilmez” diye bir atalar sözümüz varsa da, klasik şairlerimizin hemen hepsi âriyet (müstear, ödünç alınmış) ata binerek söz söylemişlerdir.

Ömer Faruk Akün, TDV İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı efsanevî “Divan Edebiyatı” maddesinde mahlas bahsine önemli bir yer ayırır. Akün bu maddede Divan şairlerinin mutlaka bir mahlas kullandığını, bunun kendi karakterlerini yansıttığı gibi gönlünde yaşayan özelliklerini de aksettirdiğini anlatır. Bazı şairler mahlasların karışmasını göz önünde bulundurarak kimsenin almayacağı isimler seçer. Meselâ “Fuzûlî” ve “Nâbî” böyledir. Akün Hocanın sözkonusu mahlasları kendi içerisinde kategorize ettiğini görüyoruz. Bazı mahlaslar Farsça nisbet ekiyle bir hâl ve vasfı ifade eder: Hayâlî, Emrî, Cevrî, Nâdirî… Psikolojik bir tutum ve vasfı aksettirenler: Neşâtî, Mâtemî, Fevrî, Şevkî… Kazanılmış bir meziyeti, itiyat haline gelmiş davranışı anlatanlar: Azmî, Niyâzî, Hamdî, Şükrî… Üstünlük iddiasında olanlar: Ulvî, Hâkânî, Kebîrî… Cennete ve İlâhî makama yakınlık hissedenler: Adnî, Behiştî, Hüdâyî, Riyâzî… Tabiattan alınma şairane mahlaslar: Şemsî, Nesîmî, Nebâtî, Bahrî… Bir mahviyet, kendini hor görme, düşkünlük ifade eden isimler: Aczî, Fânî, Garîbî, Firâkî… Bazı mahlaslardan o şairin hangi tarikate yakın olduğunu ve baba mesleğini de öğreniyoruz: Gülşenî, Askerî, Caferî, Mekkî… Sahip oldukları hüner ve sanatı taşıyanlar: Kâtibî, Nâyî, Na’tî, Tabîbî… Zevkine düşkün olanlar: Keyfî, Rindî, Mezâkî, Mestî… Bazısı kendi isminden gelir: Bâkî (Abdülbâkî), Mesîhî (Mesih)… Meziyeti ağır basan isimler: Nedîm, Sâlim, Âsım… Padişah ve şehzâdelerin de modaya uyduğunu görüyoruz: Selîmî (Yavuz), Muhibbî (Kanuni), Şâhî (Şehzâde Bayezid)… Çok az sayıda şair mahlas yerine kendi ismini kullanmış: Ahmed Paşa, Cem Sultan, Tâcizâde Cafer Çelebi, Şeyhülislâm Yahya vs.   

Şeyh Galib, “Galib” mahlasını kullanmakla beraber “Es’ad” mahlasını da kullanır ve bunu hocası Neş’et Efendi kendisine vermiştir. Devrin bir takım şairi,  genç yaşında şöhretin zirvesine tırmanan Galib’i -topu topu 42 yıl yaşamış (1757-99)- kıskanmaya başlar. Bunlardan biri de gözüpek bir adam olan Sürûrî’dir. Şöyle hicveder rakibini:

Bilmem ey menhûs adın Es’ad mıdır Gâlib midir

Zâtını ta’rîf kıl kimsin kime mensûbsun

Gerçi dersin şâirâne bir tegallüb eyledim

Pîş-i erbâb-ı sühanda Gâlib-i mağlûbsun

“Menhûs” (uğursuz) dediği Hüsn ü Aşk şairini “söz sahiplerinin önünde mağlup olmuş bir galib” olarak niteleyen Sürûrî de aslında kendi adını kullanmıyor. Asıl adı Seyyid Osman olan Adanalı şair ilk gençlik yıllarında “Hüznî” (hüzünlü) mahlasını kullanır. İstanbul’a gelince hâmîlerinin isteği üzerine “Sürûrî” (sevinçli) ismi ile şen şakrak şiirler yazmaya başlar. Fakat müstehcen sayılan şiirlerini ise “Hevâyî” adıyla kaleme alır. Bu arada Şeyh Galib’in taraftarları da boş durmaz, Seyyid Osman Efendi’yi şu şiirle aşağıladıkları görülür:

Mağrûrluğun olmada günden güne efzûn
Şâyeste idi mahlasın olsaydı gurûrî
Gâlip görünen Es’ad’a mağlûb diyorsun
Hüznî’yi unuttun mu ne yaptın a Sürûrî

Görüldüğü gibi kıskançlığı âşikâr olan ve mahlastan mahlasa bürünen Seyyid Osman Efendi’nin mağrurluğu kendi yazdıklarıyla yüzüne vuruluyor. Başlarda hüzünlü şiirler yazıp neşeli şiirlere yönelme niyetiyle yola çıkan ve başkasının etlisiyle sütlüsüyle uğraşan böyle bir adamın dünyada rahat yüzü görmeyeceği belli. Bunu kendisi söylüyor:

Dediler te’sîr eder ismi müsemmâya velî

Ey Sürûrî görmedim âlemde handân olduğum

İnsanın içini kemirip duran hasetin dünyada kimi “handân ettiği” (güldürdüğü) görülmüş ki!? Peyami Safa’nın babası İsmail Safa da, Allah bilir böyle kıskanç ve haset sahibi bir kimse miydi bilmiyoruz ama şu mısra ona ait:

Ömrümde safâ görmedim ismim Safâ’dır ammâ

Şairler cambazlık yaparak kendi iç sıkıntılarını dışa vururken işte böyle mecazlara, cinaslara başvuruyor ve kelimelerle oyun oynuyorlar. En eğlencelisi galiba Nâbî’nin şu beyti olsa gerek:

Bende yok sabr-ı sükûn sende vefâdan zerre

İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kerre

Şairin burada iki yok dediği “nâ” ve “bî” ekidir. Görüldüğü gibi iki yoktan “Nâbî” çıkıyor ve okuyucusuna bunu bilmece-bulmaca olarak soruyor. Bilindiği gibi biz bu ekleri yer yer bugün bile kullanıyoruz: Nâ-hak, nâ-hoş, bî-haber, bî-çâre gibi. Bilmece-bulmacaya örnek verebileceğimiz Necâtî’nin de yazdığı bir şiir var: Asıl adı “İsa” olan Necâtî bir şiir meclisinde gayri ihtiyârî bir tartışmaya şahit olur. Konu şu: “Ahmed Paşa’nın mı yoksa Necâtî’nin mi şiiri daha iyi?” Haddini bilen şair bu tartışmayı söylediği bir şiirle noktalar:

Necâtî’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir

Ki Îsâ göklere ağsa yine dem urur Ahmed’den

İkinci mısradaki isimlere dikkat! Beni Ahmed Paşa’nın yazdıkları ile kıyaslamayın diyor şair, onun ölüsü bile benim dirimden daha iyidir. Ama burada asıl söylediği şudur: Hazret-i İsa göklere de çıksa, kendisinden altı asır sonra gelen “Ahmed” isminde Muhammed Peygamberden bahseder.

30 yıl önce bu yazıların bir benzerini Dergâh dergisine yayımlanmak üzere göndermiştim. Mustafa Kutlu kendi editoryal tasarrufunu kullanarak, Koca Ragıb Paşa’nın:

Giden yolunda yorulmaz meseldir evvelden

mısraındaki “yorulmaz”ı bendenizin soyadı ile ilişkilendirerek, yazının sonuna “kendi adımızı da taşıyan bir istikamette yorulmadan gidelim bakalım” benzeri bir ilâvede bulunmuştu. Adaşı Aydoğan da geçen ay gönderdiğim yazılarımdan birini “Yoruldu” şekliyle gönderdiğimi iddia ederek düzeltmek zorunda kaldığını söyledi. Doğru mu, değil mi bilmiyorum. “Vallahu a’lem bi’s-savâb” (İşin doğrusunu en iyi Allah bilir) diyerek, Alâaddin Sâbit’in bir mısraına sığınmaktan başka çaremiz yok:

Hâin evden olunca müşkildir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir