Nakşî Şeyhi Abdülaziz Efendi’nin söylediği rivayet olunan bir söz var: “Âlimin ölümü kınından çıkmış kılıç gibidir. Öldükten sonra daha bir keskin olur.” Öteden beri nüfûz alanı bakımından etkili olan geçmiş büyüklerimizin (âlim ve mücâdele adamlarının) bu sözdeki gerçeklik payı nedir bilmiyorum ama bizde insanların kıymeti hayattayken anlaşılmaz, genellikle öldükten sonra değeri bilinir. Bereket, bugün bazı iz bırakmış kimselerle ilgili hayattayken armağan kitap ve dergi özel sayısı çıkıyor da teselli buluyoruz. Ne diyor Şeyhülislâm Abdullah Vassaf:

Bilinmez ârifin fevtinden evvel kadr-i âsârı

Mihekk-i hâk ile sencîdedir nakd-i hıred şimdi

Osmanlı mülkünün doğusundan batısına her yanında görev almış şairin ifade ettiğine göre, demek ki kadir bilmezliğimiz eski bir hastalığımızmış. Arifin -ve dahi âlimin, sanatkârın vs.- geride bıraktığı eserlerinin değerini ne yazık ki kendisi yaşarken bilmiyoruz. Şimdi elimizde mihek taşı, yerin altında akıllı kimselerin zamanında bıraktığı altın değerindeki şeyleri tartıp duruyoruz. Keçecizâde İzzet Molla’nın şu şiirinde söylediği tam da Vassaf Efendi’nin ifade ettiği şeydir:

Bilinmez kıymeti rûşen-dilânın vakt-i feyzinde

Güneş tâ batmadıkça zulmet-i leyl âşikâr olmaz

Yazıp çizdikleri ile rûhumuzu ve gönlümüzü aydınlatan münevverlerin değerini maalesef en verimli çağlarında bilmiyoruz diyor İzzet Molla. İlle de güneşin batıp, ortalığı karanlığın basmasını bekliyoruz. O zaman da iş işten geçiyor, ak ile karayı ayırdet edebilirsen. Gel de hiciv ustası Şair Eşref’e hak verme:

Gözlerim ebnâ-yı âdemden o rütbe yıldı ki

İstemem ben fâtiha tek çalmasınlar taşımı

Demek ki âdemoğulları arasında mezar taşını bile çalacak kadar insanlıktan çıkmış nankörler de var! İttihat ve Terakki’cilerin elinde oyuncak haline gelen ve içkiye düşkünlüğünden dolayı oradan oraya sürülen şair görüldüğü gibi kendi gölgesinden bile şüpheleniyor. Namık Kemâl’in de bu konuda söyleyeceği var:

Kimse bilmez kadrini oldukça ârif ber-hayât

Bir güherdir ma’rifet fıkdân ile kıymetlenir

Yine “vatan şairi”nin dediği gibi: “Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.” Bilgi ve marifet dediğimiz şey öyle bir cevher ki değeri ancak yokluğu ile anlaşılır. Önemli olan geride bir bilgi ve hikmet kırıntısı bırakmak. Onun değerini bilecek biri, er veya geç mutlaka aradığını bulur ve ortaya çıkarır. Bulunmasa da önemli değil; Edirneli Emrî’ye göre bu durum çok da dert etmeye değmez:

Sarrâf-ı dehr bilmez ise n’ola kıymetim

Bir gevherim ki hâk-i siyâh içre kalmışam

Emrî Efendi bu şiiri gözden düştüğü yıllarda yazmış olmalı. Edebiyat tarihçisi Âşık Çelebi’ye göre müstağni hâli ve kimseyi takmaması, büyüklere kaside sunmamasından dolayı ömrünü sıkıntı ve yoksulluk içinde geçirmiştir. Devrin kuyumcuları toprak altında kalmış cevherimin değerini bilmese de mühim değil, onu bilen bilir diyor şair. Kendi yazdıklarının değerine ve kalıcılığına güveniyor yani. Emrî ile aynı yüzyılda yaşayan Nev’î ise biraz farklı düşünür ve kötümser değildir. Gün olur şu nâçiz vücudum toprak olsa da gelecek nesiller beni nâmımla anar, eskimiş divanımı okurlar ve birbirlerine hikâyelerimi anlatırlar:  

Bî-nişân olsa tenim nâm ü nişânım söylenir

Köhne divânım okurlar dâstânım söylenir

Benim değerimi gelecek nesiller anlayacak; bu da bana yeter diyor şair. Adını hayırla andırmak isteyen sadece Nev’î değil, Ebussud Efendi fetvalarıyla bildiğimiz Şeyhülislâm İbn Kemâl de geride bıraktığı eserleriyle ölümsüzleşenlerden. Evrak sayfaları arasında kalemle yazılıp çizilenler, geride bırakılan eserler; zamanın geçmesiyle eskimez, sahibinin adını ilelebet yaşatır:

Mahvolup gitmez mürûr-i dehr ile bâkî kalır

Hâme ile sahîfe-i evrâkta mestûr olan

Herkes İbn Kemâl Hazretleri gibi iyimser değil, ondan bir asır sonra şeyhülislamlık makamına oturan Yahya Efendi bakın ne diyor:

Kim anar yoluna cân verdiğini ey Yahyâ

Unuturlar seni bîçâre hemân ölmeyegör

Şeyhülislâm Yahya’yı bu kadar kötümserliğe iten sebep nedir acaba? Ömrünün en verimli döneminde üç defa Rumeli kazaskerliğine, üç defa da şeyhülislâmlık makamına getirilen Yahya Efendi anlaşılacağı üzere yıllarca iğneli bir koltukta oturmuştur. Bu şiiriyle her dönemde revaç bulan ve ayağını kaydıran kifayetsiz muhterisleri kastetmiş olmasın! Tarihçi Râşid’in söyledikleri Yahyâ’ı desekler niteliktedir:

Yeter tenezzül-i ahvâl-i âleme bu delîl

Gelende kimse mi var kim giden yerin tuttu

Şu dünyaya yeni gelenlerden kim var ki önden giden büyük üstadların bıraktığı boşluğu doldurmuş olsun.

Minnet Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur

Bâkî kalır sahîfe-i âlemde âdımız

diyen Bâkî de gökkubbenin altında güzel bir sadâ bırakıp gidenlerden bir şairimizdir:

Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Davud peygamber birçok peygamberin yaptığı gibi çobanlık yapan, iyi sapan kullanan, cesur ve kahraman bir kimsedir. Güzel huylu, temiz kalpli, anlayışlı karakter özelliklerinin yanında sesinin güzelliği ile de tanınır. Âyet-i kerimede de belirtildiği gibi güzel ve etkili bir sese sahip olduğundan dolayı “Davudî ses” ifadesi kültür ve edebiyatımızda sıkça kullanılır. Şunu da belirtelim ki Davudî ses, bugün çoğu camilerde gördüğümüz gibi müezzinlerin hoperlörü sonuna kadar açıp avazı çıktığı kadar bağırmaları değil, kulakları ve gönülleri okşayan davudî ve “hoş bir sadâ”dır. Elimizdeki sermayenin daha ileri noktaya taşınması için formülü Muallim Feyzî veriyor:

Fuhûl-i ümmet-i merhûmenin enkâzı kâfidir

Binâ-yı ilm ü hikmet içün eğer bünyâd lâzımsa

Bütün bu ilim ve hikmet alanlarında ilerlemek için bir temel lâzımsa ki lâzımdır diyor Feyzî Efendi, ümmetin büyük bilginlerinin geride bıraktığı miras bize yeter. Bizim de onların üzerine birşeyler ilâve etmemiz lâzım. İşte onun için bu şiire adeta 16. yüzyıl şairi Ulvî cevap vermiştir:

Kâmilin gitse vücûdu nice icâdı kalır

Sen dahi anlayıgör kim er ölür âdı kalır

Büyüklerin naçiz vücûdu ortadan kalksa bile, geride bıraktığı eserleriyle yaşarlar. Dolayısıyla sevap defterleri hep açık kalır.

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir