Aralık 2023 ayı içinde geç tanımaktan mahcubiyet duyduğum merhum Ekrem Tahir üstadımızın “Babil’deki Türkiye” (Yağmur y. 1.bas. 2007) kitabını okuyordum. “Sanatkârane hırsız: Mimesis ve Biz” bölümünün dip notlarında (s.181) Hamide Topçuoğlu Hoca’mıza rastladım. Gerçi hoca bize ders okutmamıştı. Ama namını benden önce Ankara Hukuk’tan mezun olan (1965) amcam Av. Ethem Alimoğlu’ndan duymuştum. Çok iyi ders anlatan, dirayetli, güvenilir, örnek bir hoca diye sitayişle bahsetmişti. Fakat ortak dersleri olan SBF hocası Prof. Dr. Yavuz Abadan’la hemfikir olamazdı, anlaşamazdı diye anlatmıştı.

Hamide Topçuoğlu (1918-2009)

Yıllar sonra hocanın adını görünce günümüzde de çok bulunmayan hakiki ilim irfan sahibelerinden, ismiyle müsemma Hamide Topçuoğlu Hoca’mızı yeni tanımalara ve rahmete vesile olur diye yazı konusu yapmaya niyet ettim. Önce mezkûr dipnotları kaydediyoruz. (s.181, 182 Dip.11)

“Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu ile bir konuşmamız 1980’li yılların başındaydı. Konuşma mevzuumuz kitaplar, yasaklar anayasalar ve ilim adamlarımızın, seviye ve samimiyetleri hakkındaydı. Devlet, Sayın Hukuk Sosyoloğu Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu’ndan, S. Nursi’nin bir kitabı hakkında, bilirkişi raporu ister. Sosyolog H. Topçuoğlu ‘sakıncalı’ bulmaz, müspet rapor verir. Aynı eser, Felsefe Profesörü Mübahat Küyel’e verilir. İşte bu rapor vesilesiyle ve samimiyetsizlik ve ikiyüzlülüğe misal olarak, Sayın H. Ziya’nın yukarıdaki sözünü, Sosyolog Hamide Topçuoğlu bana söylediğinde şaşırmıştım. Hilmi Ziya’yı bir parça tavandaki sönük de olsa ampule benzetiyordum. Ampul, o gün benim için tamamen kırıldı, patladı ve söndü. Küyel, istenilen sakıncalı raporu verir. Hamide Hanım, bana Lakonik bir tabirle: “Şaşırmadım” der ve ekler, “Onun böyle bir raporu vereceği belliydi” Küyel, herhangi bir Felsefe Profesörü değil… Gazali ve bilhassa uluslararası tanınmış bir Farabi uzmanıdır. Yani İslam irfanına yabancı değildir. Ama anlaşılan o gün Batılı manada profesör elbisesini çıkarır.

Hamide Topçuoğlu, Türkiye’de gördüğüm, tanıdığım üç-dört bilge insanlardan birisi. Dipsiz, derin, bütünü kucaklayıcı ve berrak bir düşünceye ve sürekli uyanık bir tecessüs, geniş kanatlı bir muhayyile ve ateşten bir zekâya sahiptir. İnsanı karşısında biteviye şaşırtan, sahip olduğu bilgi kaynakları, ummadığımız ummanların kollarından süzülür. Kendinizi birden sürekli bir bilginin sağanak yağışı altında hissedersiniz. Önce bu yumuşak, gül sesli kelimeler birden demir leblebi cümleler haline dönüşür. Bu onun üslubudur. Sıcak, kucaklayıcı, uyarıcı ama keskin bir diyalektik, Hamide Topçuoğlu… Heyhat! Hisarlara kapanmış bir ana bilge Sultan… Onun yazmış olduğu Hukuk Sosyolojisi kitabı, sosyolog N. Luhman’nın hukuk sosyolojisi kitabından daha şümullü, daha bilge…

12) Mustafa Köymen Hoca, Osman Turan, Mehmet Köymen, Mustafa Akdağ, H. İnalcık gibi Fuat Köprülü’nün talebesi… Ama doktorasını Alman Sinolog Prof. Dr. W. Eberhard’ın yanında yapar.”

Zamanın ve meselelerin iyi anlaşılabilmesi için üstat Ekrem Tahir’den o yılların üniversitelerine ve geçmişimize dair kısa bir bölüm daha naklediyoruz. (s.117)

“Hâlbuki bizim üniversitelerimizde dehanın ihtişamlıları yetişmiş. Farabi, Biruni, Yunus, Baki ve Ahmed Cevdet Paşa gibi ilim evleri, ilim kapılarıdır, bizim üniversitelerimiz. Işığın çırılçıplak girdiği evlerdir.

Reşad bir eserinde, Osmanlı devri Türk medreselerinde bir edebiyat müderrisi (Profesör), sadece Arapçadan ezbere olarak 10 bin beyti bilirmiş. Bugünkü üniversitelerdeki edebiyat profesörleri değil 10 bin Arapça beyti, 500 Türkçe beyti ezbere bilemezler. Daha doğrusu metin açıp, kitaptan doğru dürüst okuyamayacak hale geldik. Hâlbuki dünyada, ilk Siyasi İlimler Fakültesi olan Enderun Mekteplerini cedlerimiz kurmuşlar”

Prof. Dr. Mine Göğüş Tan’ın yazdığı “Bir Çocuk Bir Kadın Bir Hoca Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu” (Turhan Kitabevi, Ankara, 2018) adlı bir kitap var. Mine Hanım’ın Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu ile Ankara Hukuk Fakültesi’nden başlayarak kırk beş yıllık bir usta-çırak ilişkisi olmuş. “1994 Ekim’inde Topçuoğlu’nun çocukluk anlatılarını kaydetme niyetiyle başlayan ve 1995 Şubat’ına kadar süren sekiz sözlü tarih görüşmesine dayanan bu kitap, iki kadın arasındaki hoca-öğrenci-dost ilişkisinin hikayesi olarak da okunabilir. Ya da, Mütareke İstanbul’undaki çocuktan, Cumhuriyet Ankara’sındaki genç kıza ve en değerli akademisyenlerden birine yolculuğun hikayesi”

Bu eserde Hamide Hanım’ın din anlayışına dair şunları söylediği ifade ediliyor:

“Topçuoğlu bir Melami şeyhi olan büyükbabasından hep saygıyla bahseder. Onu “şekli olmayan ve dinin sadece şekli yönüyle ilgili olmayan bir tasavvuf adamı” diye tarif ederken şuna da dikkati çeker:

“Rahmetli büyük babam Hasan Hüsnü Efendi, dinin bütün Müslümanlar için, yani geniş kitle için, vazettiği (koyduğu) mükellefiyetlerden kendini azade sayan, dinin ancak ahlaki yönüyle ilgilenen mezhebi geniş bir sufi değil. Herkes için hangi mükellefiyetler varsa onları yerine getiren ve ilaveten de dinin manasına nüfuz eden bir kimse. Ve etkin.”

Hamide Hanım devam eder: “Babam Edirne’de mutasavvıf ve sevilen bir zat olan Hasan Hüsnü Efendiyle tanışır, bu zat annemin babasıdır. Babam, büyükbabamı tanımakla bir ihvan çevresine giriyor. Osmanlı imparatorluğunda dini zümreler var, bugünkü fikir cemiyetleri gibi. Kadınların da böyle çevreleri olabiliyor. Bunlar ortak fikri, manevi hayatı zenginleştirmeye yöneliyorlar. Tarikatlar gibi yapıda değil bu grupların hepsi. Babamın dâhil olduğu grupta fikir alışverişi, kültürün şifahi (sözlü) intikali var.”

“Büyük annem erken gelişmiş, zekâsı yaşının çok üstünde. İçinde bulunduğu sosyal muhit, İslam kültürünün en rafine tabakasının oluşturduğu bir sosyal muhit.”

“Hiçbir zaman şekli diyebileceğim unsurlarda ısrar edilmedi. Ve daha ziyade, bugünkü anlamda işin felsefi yönü, mana yönü. Hor görmemek, kibirlenmemek bilhassa”

“Bir gün hatırlıyorum, beş-altı yaşlarındayım, ‘örtüsü yere kadar uzanan masanın altına girsem Allah beni gene görür mü?’ diye sordum, ‘tabii görür’ dediler. ‘Allah’ın görmek için göze kulağa ihtiyacı yok. Seni görür, aklından geçirdiğini de bilir’ dediler. Düşünüyorum da vicdan kavramını altı yaşındaki çocuğa ancak bu şekilde anlatmak mümkündü herhalde”

Yirmi beş yaşıma kadar oruç tuttum. Çocukluğumuzda bak herkes oruç tutardı Ramazan’da. Küçükken sahura kalkılırdı. Ve tutturmak istemezlerdi. Çay kaşığının sesini duyunca inerdim, yedirir ama oruç tutturmazlardı. İlk defa on iki yaşında tuttuğumu hatırlıyorum. Bir kez altıncı sınıfta, orta birden orta ikiye geçerken (1930’larda) tüm sınıf oruç tutmuştuk. Faik hoca diye bir hocamız kızmış bütün sınıfa zayıf vermiş. Elli yedi kişi.. Sonra on iki-on üç yaşından yirmi beş yaşıma kadar tuttum.”

*

Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu (1918-2009) Osmanlı’nın son nesli bir ailenin çocuğu. Annesi Bosna göçmeni, babası Kastamonulu, asker yönetici. Hamide Hanımın başarılı bir öğrencilik hayatı var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, aynı yerde Hukuk Sosyolojisi’nde kariyer yaptı. Eğitim Fakültesi’nin kurucu dekanı oldu.

Topçuoğlu, müstesna bir insandı. İmparatorluğun çocuğu bir cumhuriyetçi. Bu ikisinin zenginliklerini hiçbir tavizde bulunmadan kişiliğinde özümsemiş ama her ikisinin de “zaaflarını” eleştirmekten sakınmamıştı. Güçlü, onurlu, hep başı dik… Sessiz ve derinden bir muhalif. YÖK kurulduğunda, sağlığı yerindeyken 63 yaşında emekliliğini istedi.

Kılı kırk yaran bir mükemmeliyetçi, ironik, skeptik (bilimsel şüpheci) mizah dolu bir kadındı. Her konuda bir anekdot, bin yıllık bir halk deyişi, daha önce hiç duymadığınız bir fıkra anlatabilirdi. Bunlar, en sonuna dek dağarcığından eksilmedi

Eğitim Fakültesi’ni adeta dişiyle tırnağıyla kurdu. Amerikancı olmayan bir fakülte kurmak konusunda herkese kafa tuttu. Ölümden korkmazdı. Ama kitaplarına ne olacağından çok endişeliydi.

***

Hamide Topçuoğlu dindar bir ailede yetişti. Baba küçük yaşta hafız olmuş, beş vakit namazını kılan, Kuleli askeri okulundan mezun. Bosna kökenli bir Melami şeyhinin damadı, takva sahibi bir insan. Anne tasavvuf terbiyesi içinde yetişmiş faziletli bir kadın. Evlerinde Müslüman dünya görüşü hâkim.

“Annemin sesi kulağımdadır” der: ‘Kızım, o da insan, onun da Allah’ı var.” Ailenin anlayışı: ” Birisi kendi durumumuzu ötekilerden farklı görecek diye ödleri patlardı.” Evde sık sık tekrarlanan bir cümle: “Başkası görmezse Allah görür”.

Topçuoğlu Hoca’mızın din anlayışı ve diğer birçok vasfına dair Mehmet Demirci Hoca tarafından kaleme alınan yazıları ve Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu kitabını meraklılar mütalaa edebilir.

Âmiran Kurtkan Bilgiseven (1926-2005)

Yıllar önce okuduğumuz Mustafa Kutlu Hoca’nın “Seyfettin’i Severdik” hikayesindeki Seyfettin Manisalıgil’in, merhum Âmiran Hoca’nın asistanı olup hakkında hocanın âlimane, ârifane kadirşinas bir mensur-mersiye yazdığını Fatma Barbarosoğlu Hoca’dan dinleyince Âmiran Hanım’a hürmet ve muhabbetimiz ziyadeleşmişti. Bu sebeplerle iki meslektaş hocamızdan bahseden bir derleme yapalım, inşallah zevk alanlar ve istifade edenler olur diye düşündük.

1980 öncesi lise ve üniversite talebelik döneminde ders kitapları çok tartışılıyordu. Çünkü çoğu mili bir mutabakata malik değildi. İdeolojik maksatlarla hazırlandıkları söyleniyordu. Bu konularda daha ziyade içtimai ilim dalları hocaları söz söylüyordu. Bunlardan birisi de İst. Ün. hocalarından Prof. Dr. Â.K. Bilgiseven idi. Hatırımızda milli değerlerden haberdar ve hürmetkâr bir hoca olarak kalmıştı. Bizde Sosyal İlimler denilince Batı ve Batıcılar akla geldiği için Hz. Mısrî’den bahseden bir üniversite sosyoloji hocası dikkate değerdi.

1926 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Kandilli Kız Lisesi’nden sonra1947 yılında İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Defterdarlığı’nda memuriyetten sonra 1956 yılında İstanbul İktisat Fak.’nde Ord. Prof.Dr. Z.F.Fındıkoğlu sosyoloji asistanı olup, 1965’te doçent, 1970’de profesör oldu. 19 haziran 2005’ te Allah’ın rahmetine kavuştu. Yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi vardır.

Öğrenmenin en üstün seviyesinin “zevkle idrak” olduğunu söylerler. Şimdi o mensur-mersiyeden nakiller yapalım. İnternetten istifade hünerine sahip “meraklı”sı makalenin tamamını bulup okur.

           

SEYFETTİN MANİSALIGİL’İN ARDINDAN

“Seyfettin Manisalıgil’i çok ani bir şekilde kaybettik. Kendisi sosyoloji âleminin genç fakat değerli mensuplarından biriydi. Bundan ötürü ebediyete intikal ederek aramızdan ayrılmasından duyduğumuz üzüntü hakikaten çok büyük olmuştur.

Onun fevkalade güzel sayılabilecek pek çok özellikleri vardı ki bunların başında son derece zeki ve kabiliyetli olma özelliği zikredilebilir. Zekâsı, konuşmalarında ve karşılıklı müzakerelerde hemen fark edilirdi. Doktora tezinin yöneticisi olduğum için yaptığım bazı tavsiyeleri çok iyi idrak ettiğini fark ederdim. Bu tavsiyelere kendisinin de bazı ilâveler yaptığı hallerde bu ilavelerin ne kadar mantıklı olduğu da derhal fark edilirdi.

İkinci müspet özelliği samimi bir vatansever olmasıydı. Milletine candan bağlı bir insandı, ama bu bağlılık hiçbir aşırılığın lekeleyebildiği bir duygu haline gelmemişti ve gelmesine de imkân yoktu. Onun dengeli şahsiyetine herhangi bir aşırılığın nüfuz edebilmesi mümkün değildi.

Seyfettin Manisalıgil, kılı kırk yaran bir ilim adamı titizliğine sahipti. Bundan ötürü herhangi bir fikri uzun boylu düşünüp taşınmadan hemen benimseyivermek onun yapacağı iş değildi. Tabii bu müspet özelliği bir bakıma menfi bir sonuç yarattı ve doktora tezini bitirebilmesi gecikti. Bu gecikmeden ötürü çok üzüldüğüm için bazı defalar kendisini zorluyor ve “Haydi Seyfettin, artık şu tezini bitir” diyordum. Fakat her seferinde bu zorlayışım karşısında bana şöyle cevap veriyordu: -“Hocam, iyi bir şey yapmak istiyorum”. Onun ilmî titizliğini bildiğim için, bu cevap karşısında ısrardan vazgeçmek zorunda kalıyordum. Çünkü bazı maddi menfaatlerini de geciktirmek bahasına olsa bile gerçekten iyi bir şey yapmayı isteyecek kadar ilmi ön plana alacak bir şahsiyet yapısına sahip olduğunu çok iyi biliyordum.

Gerçek ilim adamının başkaları ile didişecek vakti yoktur. Seyfettin de hayati boyunca hiç kimse ile mücadele etmedi.

Seyfettin Manisalıgil gerek ahlâk güzelliği gerek zekâ zenginliği bakımından çok şeyler vaad eden bir potansiyel kabiliyetti. Az yaşadı. “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” diyen şairimizi yalancı çıkarırcasına otuz beş yaşında kendi ömür yolunu bitiriverdi.

Sultan Veled, Maarif adlı eserinde iyi ahlâklı, kabiliyetli, verimli ihtiyarın arkasından, o çok sevilen bir kişi olduğu için üzülmek gerektiğini şöyle müdafaa eder. “Çünkü ihtiyar, daha akıllı, daha bilgilidir, ahlâkı daha güzeldir ve daha çok olgunlaşmıştır. Ağlamak, sevilen bir şeyden ayrılmaktan doğar. O elden giden şey, ne kadar güzel ve kıymetli olursa, acısı da o ölçüde (büyük) olur”). Onun için diyoruz ki, Seyfettin Manisalıgil uzun yıllar yaşayıp daha sonra ölseydi, objektif olarak onun ömrünü insanlar yine de kısa bulacaklardı.

Gençlik yıllarında ölüp gidenleri gök ekin (yeşil filiz) halindeyken biçilen ekinlere benzeterek onlara nasıl içinin yandığını anlatan Yunus, sanki bizim Seyfettin Manisalıgil’in ardından duyduğumuz üzüntüyü dile getirmektedir:

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi”

Hocanın Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nca 1987’de neşredilen Yugoslavya’da Türk Kültürü adlı kitabından bir bölüm naklediyoruz: “Üsküplü Türkler dinlerine bağlı insanladır. Bayramlarda arifelerde kabir ziyareti yaparlar, atalarını anarlar. Onların bu meylinden istifade ederek mezar taşlarının diline vakıf olmak mümkündür. Bu yoldan benim tespit edebildiğim Üsküp’ün yeni kabristanındaki bir kabir kitabesi ölümü 1971 de vuku bulan Hafız Şaban Efendi’nin mezar taşındaki bir şiirdir. Bu şiirin Şaban Efendi’nin kendisi de ölmüş olan talebesi Kemal Efendi tarafından yazıldığı söyleniyor”.

Sönmüştü bir zamanlar irfan bu şen diyarda

Pir ü civan sönen bu ikbal için üzüldü

Bir medrese açıldı birkaç kişi yetişti

Ruhen harab edilmiş bir memleket düzü

 

Bir nesle azm ü cezm ü yaymıştı bu ketibe

 Bir nesli etti tenvir bir asrı sanki böldü

Ferman-ı ircii’ye birkaç uyunca şimdi

Gülzar-ı fazlı süsler yurdumda tek bugündü

 

Derdi vatanla giryan bir mürşidi yegâne

Bir âsuman u irfan topraklara gömüldü

Ey dil figânı zâr et bir koskoca diyarın

Üstad-ı küllü Hafız Şaban Efendi öldü

Görülüyor ki bu topraklarda yaşayan Türkler dinlerini hem yüceltmiş hem onu yücelttikleri nispette kendileri de yücelerek ince ve derin fikirleri nesir ve nazım maharetiyle kuvveden fiile geçirerek Üsküp’ü Türk kültürünün yaşandığı bir kültür ve irfan şehri hâline getirmişlerdir. Mesela Abdülfettah Efendi’nin Türklerin bazılarınca adeta ezbere bilinen fakat hiçbir yerde neşredilmemiş olan şu dörtlüğü ne kadar güzel:

Latifsin lütfunu yerler semalar almaz Allah’ım

Ben asi isem de ye’se gönlüm dalmaz Allah’ım

Bu istidadı isyan bizde gufranın için olmuş

Gafur ismin senin elbet muattal kalmaz Allah’ım

“Bir kulun günahını bağışlatmak için yalvarışının bundan daha ince daha güzel bir şekli olabilir mi? Üsküp’ün hem müderris hem müvehhid olan Abdülfettah Efendi gibi güzide şahısları bu olgun ifadelerle Üsküp Türklüğünün hem dini anlayışını hem dilini işleye işleye mükemmel hale getirmişler. Gerçekten tahsilli bir Üsküp Türkü konuştuğu zaman İstanbullu bir ferdin lisanından farksız bir lisan kullanıyor”. (s.70-72)

Âmiran Hoca’nın birçok kitabından öncelikle “Büyük Türk İslam Düşünürü Niyazi Mısrî’den Esintiler” H. Yay.2010 ve Marmara Ün. İlh. Fak. Din Eğt. Arş. Dergisi nde yayınlanan makaleleri mütalaaya değer. Mesela bunlardan derginin 2.nci sayısındaki makalenin başlığı dikkate değer: “İçtihat yetersizliğinden doğan problemler”

Her iki hocamıza ve ism-i şerifi geçen diğer mübarek zata rahmet ve mağfiret niyaz ederiz. Yüksek lisans ve doktora yapmaya hevesli genç kızlarımıza bu hocalarımızın numune-i imtisal olmalarını ümit ve temenni ediyoruz. 

“İki Merd-i Zen İçtimaiyatçımız Hamide Topçuoğlu ve Âmiran Kurtkan Bilgiseven Hoca’lar, Orhan Alimoğlu” için bir yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir