Ünlü Arap kabilesinden Âmiroğullarının çocuğu olarak dünyaya gelen Mecnûn, amcasının kızı Leylâ’ya gönlünü kaptırdığından kara sevdaya tutulur ve kavuşamadığı aşkından dolayı dünyada şöhret bulur. Mecnûn’un başka bir çağdaki yoldaşı Ferhad da öyle. Şirin’ine kavuşmak için imkânsızı denemeye koyulur; akıl alacak gibi değil ama dağları delmeye başlar. Kerem de öyle, Aslı’sına varmak için yollara düşer. Meşhur olmuş, meçhul kalmış niceleri gibi.
Bu isimler sevgililerine kavuşamadığı için malamat (melâme’den) olmuş. Kavuşsalardı bırakın adlarını anmayı, onları biz bugün sözkonusu bile etmeyecektik. Demek ki klasik edebiyatımızda makbul olan aşk, kavuşulamayan aşkmış! Bu aşk hikâyeleri sadece Halk edebiyatında işlenmez, Divan şairleri de zaman zaman dillerine pelesenk eder. Tâcizâde Sadi Çelebi (ö. 1515) aşkın hâllerini ele alan ortalıktakileri beğenmeyerek:
Aşk hâlâtını Ferhâd ile Mecnûn ne bilir
Birisi dağ adamıdır birisi sahra delisi
der ve her ikisini de dağ ve çöl delisi olarak niteler. Anlatılır ki Mecnûn Leylâ’sına kavuşamayınca kendini çöllere vurmuş ve uzamış saçlarının arasına kuşların yuva yapmasından haberi bile olmamış. Çöl hayatına hiç de yabancı olmayan Bağdatlı Fuzûlî (ö. 1556), eğer bana kulak verseydi Mecnûn bu hâllere düşmezdi, der:
Verseydi âh-ı Mecnûn feryâdımın ṣadâsın
Kuş mı ḳarâr ederdi başındaki yuvada
Fuzûlî’nin yarası o kadar derin ve aşk derdinden o kadar muztarib ki Ferhâd’ı şen şakrak dağa çıkıp zevk ü safa içinde çevreye bakan, Mecnûn’u da çölde etrafı seyreden yolunu şaşırmış kimseler olarak tasvir eder:
Ferhâd’a zevḳ-i ṣûret Mecnûn’a seyr-i ṣaḥrâ
Bir râḥat içre herkes ancaḳ benim belâda
Herkes rahatına bakıyor, işinde gücünde diyor Fuzûlî; başı belâda olan biri varsa, o da sadece benim. Fuzûlî kendini Mecnûn’un yerine koyarak aşk delisi ilân eder ve artık onun devrânı geçti, devir benim devrim, der:
Sürdü Mecnûn nevbetin şimdi benim rüsvâ-yı aşk
Doğru derler her zaman bir âşıkın devrânıdır
“Âşık-ı sâdık menem” diyerek Mecnûn’un adının çıktığını ifade eden Bağdatlı şairimiz, yine başka bir şiirinde de kervanların geçtiği tehlikelerle dolu menzilde onunla beraber korku ile nöbet tuttuğunu söyler:
Kârbân-ı râh-ı tecrîdiz hatar havfın çekip
Kâh Mecnûn kâh men devr ile nevbet bekleriz
Adı üstünde Mecnûn cinnet geçirmiş, aklını yitirmiş demek. Cafer Çelebi’ye (ö. 1515) göre aşk yüzünden aklını kaçırmış kişileri mazur görmeli, onlara deli demek uygun olmaz. Çünkü onlar toplumda yalnız değiller:
Âkil isen deme Ferhâd ile Mecnûn’a deli
Eylesen halka nazar her biri bir gûne deli
Bizim Maraş’ta bir söz var: “Elin delisine doyum olmaz, deli ocaktan gerek.” Uzaktaki delilerin yaptıkları kulağa hoş gelir ve gülüp geçersin, değil mi? Kendi evinin delisiyle başa çıkamayanlar çok iyi bilir bunu. Koca Ragıb Paşa (ö. 1763) da Cafer Çelebi’ye hak veriyor:
Efendi ta’n edenin aklı var mı Mecnûn’a
Gürûh-ı ehl-i hevâ içre bir mi bin deli var
Bağdatlı Rûhî’ye göre akıllıların yaptığı akıl almaz davranışlar yanında Mecnûn’un kınadığımız hareketleri çok masum kalır:
Mecnûn-ı melâmet-zede en âkilimizdir
Yeter ki adın deliye çıkmasın; o delinin ipiyle kimse kuyuya inmez ve ondan gelen uslu haberlere artık kimse itibar etmez. Mecnûn’a bir taş da Maraşlı şair Sümbülzâde Vehbî’den (ö. 1809) gelir:
Aslı yok sözleri Mecnûn söyler
Sorma her bir deliden uslu haber
Yaşadığımız mahallenin deli ve meczuplarının yerli yersiz güldüğünü, istemsiz davranışlarına bir anlam veremediğimizi sanırız, öyle mi? Hayır der Fâizî (ö. 1622), onların gülüşü boşuna değil, akıllı olduğunu zanneden insanların ikiyüzlü hâllerine ve çarpıklıklarınadır:
Hande eyler âlemin evzâ-ı nâ-hem-varına
Güldüğü ehl-i cünûn sanmanız bî-hûdedir
Mecnûn’un ya da mecnûnların deli-dolu davranışlarına hak veren şairlerden biri de Fevrî’dir (ö. 1571). Balkanlardan gelip İstanbul’da kendine iyi bir yer edinen şair, bu aşağılık dünya hayatı içinde akıllı kişiler nasıl barınsın, olup-bitenler karşısında deli divane olup dağlara düşse yeridir, der:
Mecnûn gibi dîvâne olup dağlara düş kim
Bu dehr-i denînin duramaz âkil içinde
Keçecizâde İzzet Molla (ö. 1829), Mecnûn’a bu kadar yüklenip akıldan piyade zavallıyı çok da üzmek istemez. Kimin başında sevda yelleri esmişse, adı âşıka çıkmış olanlar onu getirip deli oğlanın başına bağlamış ve o da Mecnûn’un başında düğüm düğüm olarak Arap saçına dönmüş:
Kimin başında sevdâ varsa bir bir toplayıp uşşâk
Gelince tâ ser-i Mecnûn’a zencîr eylemişlerdir
Tarihçi Râşid (ö. 1735) didaktik ve müstağni bir hâl sergileyerek şairleri biraz da romantik bulur ve yeryüzünde aklını başından alacak güzellikte Leylâ yoktur sonucuna varır:
Öyle Mecnûn olacak hüsnüne Leylâ yoktur
“Güzellik”ler dünyasında her şey Şirin ve Leylâ ile tamamlandı sanma, der Malkaralı Nev’î (ö. 1599); Leylâ’dan bol ne var, önemli olan adam olmak, âşık olmaktır:
Tamâm oldu güzellik sanma Şîrîn ile Leylâ’da
Nice Leylâ bulunur erlik ammâ âşık olmaktır
Peki Mecnûn’un aklını başından alan ne? Aşk mektebinde Mecnûn’la aynı sınıfta okuyan Lâedrî (ö. ?) kendisinin Kur’an’ı hatmeylemesine rağmen arkadaşının “ve’l-leyli” de kaldığını, “ve’l-leyli izâ secâ” diye başlayan Leyl Suresi’ni geçemediğini söyleyerek ne anlatmak ister:
Mekteb-i aşk içre Mecnûn ile birlikte okurduk
Ben Mushaf’ı hatmeyledim o “ve’l-leyli”de kaldı
İşi kökten çözerek aslında her şey dünyaya gelişimizle başladı diyor Ziya Paşa (ö. 1870), gelmeseydik başımız rahat olur, dert ve gam belâsına da uğramazdık:
Âsûde-ser olurdum âsib-i derd ü gamdan
Ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı
Sanki dünyaya gelip gelmemek, akıllı olup olmamak elindeymiş gibi! Delilerin gülmesinin sebepsiz olmadığını söyleyen Fâizî gibi Yahya Kemal (ö. 1958) de onların konuşmasında derin hikmetler arar:
Ehl-i akl anlamaz efsûs lisân-i dilden
Zanneder âşık-ı dîvâne muammâ söyler
Gönül dilinden anlamayan akıllılar zannederler ki divane âşıklar insanlığa saçma sapan şeyler anlatır. Bunu söyleyenler ne yazık ki o dilden anlamaz. Öteden beri uzun geceler boyunca anlatılan bu aşk hikâyesi, Yahya Kemâl’in de ifade ettiğine göre anlaşılan sabaha kadar (Kıyamet sabahına kadar) sürecek:
Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk
Tâ ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ başlar
Kendisini 16. yüzyılın ortasında beklerken yanlışlıkla 20. yüzyılda bulan şairimiz hâlâ selefleri gibi pilav yeyip mesnevi söylemek ister. Ona göre Mecnûn’un bıraktığı yerden sözü Leylâ alıp devam ettirir. “Şeb-i yeldâda” (uzun gecelerde) aşk hikâyeleri bitmez. Bu yazımızda biz en iyisi tekrar başa dönüp, Türkçenin “süt dişi” şairi Yunus Emre’nin “sehl-i mümteni”ye örnek gösterebileceğimiz bir şiiri ile bitirelim:
Sofilere sohbet gerek ahilere ahret gerek
Mecnun’lara Leylâ gerek bana seni gerek seni

Çünkü o, Mecnun.
Selamlar.