Cam arıları bilir misiniz? Hani şu Ernst Jünger’in[i] kahramanı gizemli mucit Zapparoni’nin icat ettiği küçük elektronik cihazları. Sadece çocukları değil büyükleri de mest ederek zamanı ve mekânı unutturan ürünler tasarlayan, ancak “icat ettiği cihazlar her gün bir muharebede düşen asker sayısı kadar kurban talep eden” Zapparoni dünyayı bir cüceler diyarına dönüştürmüştü. Cam arılar kusursuzluğu teşvik eden “günümüz pozitif toplumunun” [ii] habercisiydi. Ürkütücü bir pürüzsüzlüğün, anlamından sürülmüş kelimelerin, tehlikeli bir huzurun arayışındaki “beğenme” yorgunu toplum, matbaanın icadında veya endüstri devriminde olduğu gibi şimdi de sosyal ağlarla yeniden büyük bir kırılma yaşıyor. Ekrana çift dokunduğumuzda kızaran kalplerde can sıkıcı bir yan var. İnsana dokunmanın böylesine külfetsiz, beğenmenin böylesine kolay ve izahtan vareste olmaması gerektiğine dair karanlık bir şüphe. Pozitif toplum insanlarının bedenlerindeki gerginliği, rüyalarındaki huzursuzluğu ve ilişkilerindeki güvensizliği açıklayacak, yerimizi tespit edecek bir kerteriz noktası ihtiyacı doğuyor. Bu tür kırılma anlarında insanî değerleri gösterecek bir kerteriz noktası sayılabilecek kelimelere ve kelimelerin uç nöbetini tutan şiire de ihtiyacın artması gerekir. Kelimenin itibarı ile insanın itibarı doğru orantılıdır çünkü. İnsana mukayyet olan kelimelerdir. Sanat insana yerini bulduramasa da kaybolduğuna dair işaretleri gösterir.
Nesne kitabın belki de son demlerini yaşadığımız bu günlerde, Zapparoni’nin ufak icatlarına benzeyen cihazlarımızla tedirginlik ve şaşkınlık içindeyiz. Tıpkı Jünger’in hafif süvari kahramanının atından inmek zorunda kaldığında yaşadığına benzer bir travma bu. Yeni dünya karşısında bir kazazedenin ruh hali. Orada atlıları utandıran tanklar ve otomobiller vardı. Şimdi de kitapları utandıran ekranlar var. Şimdi de kitaplar ekranlarda çoğalan, kabaran ama ağırlığını yitiren söz bolluğu karşısında şaşkınlar. Hayatı kökten sarsan bu tür kırılma/ kriz anlarında atlara ve şiire olan ihtiyacın artması gerekirken tam tersi olmaktadır. Olacakları önceden sezen atlar ve şairlerdir oysa ki. Barutun icadının şövalyelerin ruhunu zedeleyeceğini sezen Rönesans şairi Ariosto gibi, Aydınlanmanın açmazlarını Frankfurt okulundan çok önce gören Blake gibi, kapitalist krizin bir dil krizi olduğunu fark eden Pound gibi. Jünger olacakları yıllar öncesinden şairce bir sezgiyle hissederek şu satırları not düşmüştü: “Teknolojinin derinlerine dalıp büyülendiğimizde, işin ekonomik yanı veya arkasında yatan güç geri planda kalıyor. Böyle durumlarda insanı asıl etkileyen şey teknolojinin sergilediği numaralar oluyor. Aslında bir tür oyunun içinde olduğumuzu, hiçbir hesaba sığmayan bir ruh dansına katıldığımızı idrak ediyoruz. Elimizde bilime dair kalan tek şey bir tür önsezi veya kadere çağrı oluyor.” (s. 122) Bu çağrı, çırpınan bir kazazedenin çağrısıdır.
Kelimelere Haysiyet Yükleyenler
Şimdiki zaman, uzaklara ve kelimelere haysiyet yükleyenleri içine almakta, hazmetmekte zorlanır hep. Bu durum şairi ve çemberin içinde huzur bulamayan insanı bir kazazede durumuna düşürmektedir. Şairin neden bir kazazede olduğunu açıklamadan önce buraya nasıl geldiğimize bakalım. Teknik mükemmelliğin insanî kusura, iletişimin muhabbete, post-truth’un truth’a, cam arıların gerçek arılara komplo kurduğu modern toplum giderek bir itiraf toplumu haline geldi. İnsan konuşma, yazma, konum/durum paylaşma ve görünme “baskısı” altındadır. Huzursuzluk, eleştiri, beğenmeme ve kusurlu olma (marijinal olma) hakkının insanın elinden alındığı bir toplum totaliter bir toplumdur oysa. Çünkü aklı dışlamıştır bu hakları reddederek. Yara gibi açılan her sahici söz beğenilmeyi değil anlaşılmayı, varlığına saygı duyulmayı bekler. Varlık sancısı, beğeni değil muhatabını arar. Yeni görünme şekli ontolojik bir ihtiyaçtan ziyade Zapparoni’nin kurduğuna benzer kusursuz, totaliter bir metrik sistem tarafından dayatılmaktadır. Hatta devlet ve bürokrasinin bile Zapparoni ile ve fabrikasının kuralları ile hemfikir olmak “zorunda” olduğu bir düzenek bu. Bir sızıdan, muhatap arayışından ve ihtiyaçtan doğan sözün kıymetinden eser yoktur bu düzenekte. Çünkü bu konuşma baskısı ihtiyacı, mahremiyeti ve susmayı dışlamaktadır.
İnsanı saygın kılan sözün değeri ise muhatabını susarak, can havliyle aradıktan sonra içten gelen bir ihtiyaçla kaimdir. Benzerini bulmanın coşkusu ve heyecanı ile özgürce serdedilen sözdür burada söz konusu olan. Kıymetini de derin susmalardan, kaygılı arayışlardan alır. Şiir de dilin bir öteki, bir muhatap arayışıdır. Çünkü kendi yüzünü, kaybolmuşluğunu ötekinin aynasında görmekten başka seçeneği yoktur. Kendi kimliğini ötekinin yüzüne bakarak inşa edecektir. Modern şiirden bahsederken çağıyla uzlaşmayan ve dille çıkar ilişkisine girmeyen bir karşı kültürün kastedilmesinin sebebi bu canhıraş, bu şekilsiz ve huzur bozucu arayıştır.
Şairin şaman-ozanlardan yani ilk atalarından beri takındığı aykırı –nevrotik- tavır, aslında çağına/ uzlaşmacı dil ve kültürün düzenine karşı alınmış bir tavırdır. Kültürel bir özneye dönüşürken kaybettikleri onu uyumsuz, kırılgan ve de tekinsiz biri yapmıştır. Modern şiirin rahatsız ediciliğinin bir sebebi budur. Şamanın “ruh dansları”, tuhaf kıyafetleri, anlaşılmaz sesleri de verili dilin düzeninin aşılması çabasındandır. Çünkü insan dilden öncedir. Kültürle insan arasındaki yarılma bir şiir ihtiyacı da doğurur. Konuşan, insan değil dildir, susan da dildir. Şair hem yalanı hem doğruyu, hem konuşmayı hem susmayı aynı dilin mümkün kılmasında bir sahtelik sezmiştir. Konuşan, uzlaşmacı kültürün/”babanın düzenidir.” Bir şamanın ve uzak akrabası şairin kibri de çaresizliği de bu dile mecbur bırakılmasından kaynaklanır. Tahakkümü üreten bir dilin özgürlüğüne kâfi gelmeyeceğini sezmektedir. Ama ona tutunmaktan başkaca bir çaresi de yoktur. Okyanusun ortasında her bulduğu katı cisme tutunmak durumunda olan bir kazazede gibi her kelimeye tutunmak, tutunabildiğine de –yok olup gitmesin diye- gözü gibi bakmak durumundadır.
Bir Şiiri Iskaladığımızda Kurtulma İhtimalini de Iskalamış Oluruz
Bu yüzden bir şiiri ıskaladığımızda kurtulma ihtimalini de ıskalamış oluruz. Bu yitip gitmişliği bir şiire çarpınca hatırlayabiliriz ancak. Şiir olsa olsa kaybolmuşluğu hissettirebilecek güçtedir. Hep pürüzsüz olanı arayan günümüz pozitif toplumunda ancak şiir, algoritmaların ve cam arıların kusursuz, kusursuz olduğu için totaliter düzeneklerinin gizlediği kaosu görebilecek bir sahiciliğe kavuşturabilir bakışımızı. Klasik sanattan farklı olarak modern şiir kusurlu olanı, örselenmişi, yara gibi açılanı aramaktır. Pürüzsüzü arayan pozitif toplumlar, daha sonra bazı parçalarını pürüz/ dejenere sanat olarak görmek ve bu pürüzlerden kurtulmak isteyeceklerdir. Modern şiir bu pürüzlü tarafta kalacaktır hep. (Hitler de pürüzsüz bir toplum inşa etmeye çalışmıştı.[iii]) Görünme baskısının görüşü bulandırdığı, konuşma baskısının sözü sathîleştirdiği ve teknolojik ağların özgürlük vaadinin bir esarete dönüştüğü bir zamanda şiir güzeli kurtarmaya yetmez ama kurtarılması gereken bir güzellik olduğunu durmadan hatırlatır.
Şiir, kazazedenin kaderidir
Bundan dolayı düşünceden çok eyleme yakındır şiir. Şair niçin düşünmeyi değil eylemi önceler? Çünkü düşünmek kıyıdan olan biteni izleyenlere has bir ayrıcalıktır. Bir kazazede olan şair ise kurtulmaya çalışmaktadır. Düşünürse batacaktır. Kazazede düşünmez; kurtulmaya çalışır. Teori kelimesi Yunanca bakmak kökünden gelmektedir. Karanın, ayaklarını toprağa basan insanın güven ve konforunu çağrıştırır. Teori kurtarmaz, açıklar sadece. Her kazazede tutunacak kelimeler arayan bir şair adayıdır. Dünyayı mevcut haliyle doğru ve haklı kabul etmeyerek karadan uzaklaşmış, çemberin, kültürel düzeneğin dışına çıkmıştır. Uzaklaşmak başlı başına eleştirmektir. “Niçin şiir yazıyorsun?” sorusu, kendini kurtarmaya çalışan bir kazazedeye sorulan “Niçin çırpınıyorsun?” sorusu kadar abes ve duygusuzcadır. Şiirin amacı da ödülü de hayatta kalmaktır; zillet içinde değil mağrur ve haysiyet sahibi bir insan teki olarak hayatta kalmak. Şiir, kazazedenin kaderidir.
___________________
[i] Jünger, Ernst. Cam Arılar. Çev. Mert Moralı, Jaguar, 2019
[ii] Yeni medya çağında Neoliberal bir aygıt olarak kullanılan şeffaflığın, pürüzsüzlüğün ve aynılık baskısının toplumsal etkileri hakkında Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu, Güzeli Kurtarmak, Yorgunluk Toplumu ve Şiddetin Topolojisi gibi çalışmalarına bakılabilir.
[iii] 1934 Eylül ayında yani şansölye atandıktan birkaç yıl sonra Hitler, modern sanatçıları “beceriksiz, sahtekâr ve deli” ilan ederek Reich’ta modernist denemelere yer olmadığını söylemişti. Üç yıl sonra da dejenere sanat ve bunun getirdiği kültürel çözülmeye karşı “amansız bir savaş” ilan etmişti (S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi “Rus Avangardı. Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek” sergisi tarihçesinden.)
