Bugün Arkum Seher Sitesi’ndeki bir dostumu ziyarete gittim. Kıymalı pideyi çok sevdiğinden et alıp harç hazırlamıştım. Arkum’daki pideci mükemmel pişiriyordu. Harcı verdim, “hocam yarım saat sonra gelin” dedi. Yanda bir boş alan, yanında üç harfli marketlerden biri vardı. Marketin önünde betona yatmış Sibirya kurduna benzer köpeğin kemikleri sayılıyordu. Kuyruğu dibinden kesikti. Gözleri çukurdaydı. Başını okşamak için uzanınca ürktü. Geri çekildim. “Ah kuzum, aç mısın, sana bir şeyler alayım mı, ah yavrum…” derken fersiz gözleriyle sürekli baktı. Yavaşça eğildim, yaklaştım, başını okşamağa başladım. Hoşuna gitti. Bedenine dokundum, kemikleri batıyordu. “Burada bekle tamam mı, sana mama alıcam” dedim, markete girdim, aceleyle kiloluk salamlardan iki tane kapıp çıktım. Elimdekini görünce hareketlendi. Az ileri çağırdım. Boş bir yoğurt kabı vardı. Soyup elimle böldüm. İri parçaları çiğnemeden yutuyordu. Böyle bir açlığı ilk kez görüyordum. Bir salam bitti. Karnı doymuştu. Diğerini sitedeki kediler için arabaya koydum. Haski’ye, (sahi adı neydi. Muhtemelen yazlıkçı bir aile yaz boyu çocuklarını eğlendirmiş, giderken buralara terk etmişti) “Şimdi de su arayalım” diyerek yoğurt kabını alıp sokakta yürüdüm. Bir kasap dükkânının önünde musluk vardı. Kasaptan izin istedim. Kerhen müsaade etti. Kabı çalkalayıp temizledim. Ağzına kadar doldurup getirdim. Şılap şılap nasıl içti anlatamam. Başını okşadım. “Hadi kuzum sen dinlen biraz” deyip ayrıldım. Pideci pişirip hazırlamıştı. Dostum, Arkum’un denize yakın sitelerinden birindeydi. Site müteahhidinin tek kızının adıymış Seher. Birkaç yüz metre kare bahçesi olan, iki katlı evlerden oluşuyordu. Yemeğimizi yedik, Konya’dan getirdiği, öve öve bitiremediği demli çayı içtik. Denize gecikmemek için izin isteyip ayrıldım. Sahil yolundan Arkum ilerlerken soldaki çöplükte bir köpek gördüm. Kulakları kesikti. Dayanılmaz, pis bir koku genzime çarptı. Köpek Haski’den daha zayıftı. Bir deri bir kemikti. Boynunda tasma vardı. Belki bugün veya dün kesilmiş bir koyunun derisini dişliyordu. Yiyemiyordu. Beni görünce ürktü. Deriyi alıp kaçmak istedi, taşıyamadı. Diğer salam geldi aklıma. Ürkmemesi için, “yavrum, kuzum, bak mama getirdim…” diyerek yavaş yavaş yaklaştım. Korkuyordu ama salamı fark ettiğinden kaçmıyordu. Birkaç metre uzağında durdu, salamı yere bölerek bıraktım. Geri çekildim. Hareketlendi. Arka bacakları kırık gibiydi, güçlükle yürüyordu. Beli makatına doğru düşüktü. Yaklaştı, deli gibi yemeğe başladı. Dikkatle bakınca fark ettim, makatı parçalanmıştı, kanıyordu. Memeleri büyükçeydi. Belli ki yavrularını hâlâ emziriyordu. Belli ki taciz edilmişti. Geçen ay kalp krizi geçirmiş, iki damarım stentle açılmıştı. Göğsüme ağrı çöktü, kolum uyuşmağa başladı. Asordili tanımda taşıyordum. Çıkarıp bir tane dilimin altına koydum. Göğe baktım. Gökte değildi, biliyordum. Her yerdeydi. Ama göğe baktım. Nolur dedim, bütün bunları anlamayabilmem için bana yardım et.

Hocam iyiki varsınız…
Harika.. selamlar sevgiler.
Muhtesem bir insansiniz Sadık hocam. şimdi bu cümleyi okuduğunuzda yüzünüzdeki mahcubiyeti görür gibiyim, hani tevazudan küçülüp yok olmak istercesine ne yapacaginizi bilemeyip bakışlarınızı yere egdiginizi kalben hissediyorum. sonra o tavrinizin karşınızdakine de etkisini hissediyorum. yazılarınızda da bu hissediliyor o yuzden okurken o ani yaşıyor insan. yaziyi okurken ellerimde 1 ci canin kemiklerini hissettim.2.canda boğazım düğümlendi…sustum.. Allahim varoluştaki hakikatini anlamayı nasip et dedim.