Vefat gününden bu yana (23 Temmuz 2022) bendeki yerini keşfetmeye çalışıyorum. Gidip geliyorum. Onunla ilgili bir yazı yazmakla ödevli olduğumu düşünüyorum.
Rasim Özdenören, varlığından her zaman sevinç duyduğum biriydi.
Maraş’taki lise yıllarımda kulağıma ve yüreğime gelen etkili seslerden biri ona aitti. Arkadaşlarımızla gece yarılarına kadar Maraş caddelerinde volta atarken onun adı dudaklarımızdan sık sık dökülürdü.
Bu gece voltalarından birinde bir arkadaşımız onun adını andı ve çok yakın zamanda şöyle bir konuyu bahse mevzu ettiğini söyledi: “Eşya Müslüman Mıdır?”
Bu soru sorulduğunda ben on altısındaydım, Özdenören de kırkındaydı. Bu soru, duyduğum andan itibaren bende kökleşti. İlk defa duyuyordum ve o yılların aşırı ideolojik hükümlerinden apayrı bir yerde duruyordu. Onun bendeki ilk ve temel yankısı bu sorudur.
Müslüman olmanın insandan başkasına münhasır bir durum olabileceğini o güne kadar hiç ama hiç düşünmemiştim. O gece bu soru bende dalgalandı durdu.
Rasim Özdenören’le bir telefon görüşmemizde konu topluluk karşısında etkili ve akıcı konuşmanın gereğine geldi ve bana şöyle dedi: “Bu kadar etkili ve akıcı konuşmayı nasıl beceriyorsun, bir formülü varsa söyle de biz de öğrenelim hacı abi” Ben de ona şaka yollu “babam da böyleydi” dedim. Rasim Abi iyi bir konuşmacıydı ama topluluk karşısında değil, ikili konuşmalarda çok iyiydi. Bir seferinde Çarşamba Belediyesi bizi kitap fuarı için konuşmacı olarak çağırmıştı. İkimizi. Bu eşitlik durumu elbette beni çok mahcup etti ve konuşmacı olarak değil moderatör olarak yazmalarını istedim. Rasim Özdenören uzun bir konuşma yaptı. Balkonlu büyük bir konferans salonu ayarlanmıştı ve salon ağzına kadar doluydu. Ben bir soru sordum, sırf konuşma başlasın diye, o da konuşmaya başladı. Yumuşak, ayrıntılı ve vurguları narin bir konuşmayı ısrarla sürdürdü. Konuşma bu tarzda sürdükçe salonu dolduran gençler yavaş yavaş ayrılmaya başladı ve bana konuşma sırası geldiğinde balkon tamamen boşalmış, alt salonun sadece ön tarafındaki dokuz-on sıra kalmıştı. Kısa bir konuşma yaptım.
Ankara’daki Kurtuba Kitabevinin alt katında iki yıl boyunca sürdürdüğüm haftalık konferanslarımın bazılarına dinleyici olarak gelirdi. Konuşmacı olması yönündeki tekliflerimi kabul etmez ve beni mutlulukla dinlerdi. Mahcup oluyordum ama elbette çok seviniyordum bu gelişlerine. Telefondaki o şaka yollu övgü sözü buralardan geliyordu.
*
Rasim Özdenören’in sükûnete muhtaç bir derinliği vardı ve çoğu kez bu derinlik benzersizdi. Rasim Özdenören’de düşünce lirik bir ikramdır. Lirik olmak aşk ile ilgili bir meseledir. O, içinde “meknuz” bulunan aşka daima kulak kabartmış bir yazardır. Öfkesiz, sade, yeni ama öteden beri süregelenin nizamına bağlıdır.
Onun hakkında hep dile getirilen “ayrıntı ustası” olduğu yönündeki tanımlama onun nasıl bir edebiyat adamı olduğunu açıklamak için önemli bir ipucudur. O, öyledir. Biraz da bu nedenledir ki Rasim Özdenören’in özünde akan ırmak şiirin ırmağı değil öykünün ırmağı olmuştur. Şiir, ayrıntıyı ehemmiyetsizleştiren bir dinginliktir. Şairlerin hiçbiri ayrıntının ayartıcılığından haz almaz. Filozofların şairlere hayranlığının temelinde bu gerçeklerin çok payı vardır. Rasim Özdenören, şiirin nizamına değil, öykünün nizamına tabiydi.
Hikâye onda bütün klasik kalıplarını kırmış, modern zemini kendine yurt seçmiştir. O, modern zamanların hikâyecisi değil öykücüsüdür. Okurların izanına güvenerek öykü-hikâye ayrımını şimdilik geçiyorum. O, bir düşünür ve hikâyeci olmaktan çok, denemeci ve öykücüdür. Bunları kast-ı mahsusayla söylüyorum.
Bir seferinde Konur’da yürürken İmge Kitabevine girdik ve felsefe kitaplarının bulunduğu bölümün önünde durduk. Sadece ikimizdik. Bana, “bu kitapların neredeyse tamamını okudum” dedi. Onda düşüncenin dile gelişinde felsefenin (zihinsel didiklemenin) çok payı vardır. Bu nedenle kimi zaman eğer dikkatli olunmazsa onu bir Batılı veya Batıcı gibi görmek, değerlendirmek tehlikesi vardır.
Rasim Özdenören’in biricikliği ancak bu noktalardan bakıldığında görülebilir gibi geliyor bana.
Büyük usta, sustu.
Rahmet diliyorum. Yaşadığım sürece onu özleyeceğim.
