“Şiirde usta-çırak ilişkisi aslında devam ediyor.”
Şair Mücahit Ocakden, genç şair Yavuz Balı ile ilk şiir kitabı Eylül Anıtları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Yavuz Balı, şiire bakışını ve öz vatandan kopuşun verdiği hüznü anlattı.
Mücahit Ocakden: Eylül Anıtları isimli ilk şiir kitabında şair olduğunu iddia etmeyerek bu kitabı yayımladığını söylüyorsun. Senin nezdinde şair tanımı nedir?
Yavuz Balı: Öncelikle böyle bir söyleşi imkânını seninle bulduğum için çok mutluyum dostum. Şairin kim olduğu ve şiirin ne olduğu ile ilgili tanımlar Tanzimat’tan beri yapılageliyor. Onun öncesinde ise Divan şiirinde bu meselelerin şuara tezkirelerinde ve çeşitli şiir mecmuaları ile divanların dibacelerinde ele alındığı biliniyor.
İlk şiir kitabım olan Eylül Anıtları’nda şair olduğumu iddia etmeyerek ama bu şiir kitabımla bir cüret gösterdiğimi ifade ettim. Şair olduğumu iddia etmemiş olmamın altında yatan gerekçeler vardı. Bunlardan birisi bu şiir kitabımın benim ilk şiir kitabım olduğunu bilmem ve içerisindeki şiirlerimin tekâmülünü tam manasıyla mutlak olarak tamamlamadığını düşünmem yatıyordu. Bir başka gerekçe ise içinde yaşadığımız çağın bir görsel ve anlatılar çağı olduğunu biliyor olmaktan dolayı şiirin bu çağın insanının gözünün hizasında olmadığı, bu çağın insanları arasında şair olarak bilinenlerin ise daha vasat şahsiyetler olduğu, dolayısı ile benim onlardan olmadığımı düşünmem yatıyordu. Yani ben bu çağın insanının anladığı şairlerden değildim. Edebiyat tarihimizde şair olarak gördüğüm, şiirini tekâmüle erdirmiş şahsiyetlere de henüz yolun başında bir şair olarak yetişemediğimi biliyordum. Bundan dolayı şair olduğumu iddia etmeyerek bir cüret gösterdiğimi ifade ettim. Şairliğe ve şiire talip olduğumu ifade etmeye çalıştım bu kitapla.
Öte yandan şair kimdir? Şair şiirle yaşayan kişidir esasında. Hayatında şiiri her ânında yaşayan kişidir. Yahya Kemal mesela böyledir. Onun bir şiirinin içerisinde yer alan bir sözcüğü yıllar sonra bir misafirlikten dönerken bulduğunu biliyoruz. Attığı her adımda şiiri duyan, soluduğu her solukta şiire temas eden kişidir şair. Göklerin kapılarını aralamaya çalışan, göklerin kapılarının aralandığı zamanların farkında yaşayan kişidir şair. Şair başka bir ifade ile ifade edilemeyenin ifade edilmesi uğruna ömrünü harcayan kişidir.
Mücahit Ocakden: Şiirle nasıl tanıştın? Şiirin tam olarak bir tanımı yok. Ya da çok fazla tanımı var. Sendeki şiir tanımı nedir? Şiir hayatının neresinde duruyor?
Yavuz Balı: Şiirle nasıl tanıştığımla ilgili şunu söyleyebilirim: Galiba orta son ve sonraki senelerimde idi, güzellik denen sır, geldi beni buldu. O sırrın hayatımın her safhasında bir cüzünü keşfedecektim. Keşfettikçe hayrete düşecektim. Hayrete kapılacaktım. Sonra o hayretimi hep ifade etmenin peşinde koştum. Onu en güzel şekilde şiir ile ifade edebileceğimi düşündüm. Şiirle kişisel tarihimde o zamanlarda tanıştım. Hâlâ o güzellik denen sırrın künhüne vakıf olmaya ve bunu ifade etmeye çalışıyorum. Tabi o yolda çok acılar var. Hüzünler, kederler var. Şiirde bunlar da kendine yer buluyor.
Sorunun ikinci kısmı ile ilgili de şunları söylemek istiyorum: Eskiler şiiri hakikatin üzerinde kanatlanmak olarak tarif ederlermiş. Nesri ise hakikatin üzerinde adım atmak olarak tarif etmişler. Eskilerin yaptığı bu tanım bana çok yakın gelmekle birlikte şöyle de düşünüyorum: Daha yakın zamanlarda ise senin de dediğin gibi şiirin çok fazla tanımı yapılmış. Aslında bu da şiirin tam bir tanımının olmadığını gösteriyor. Ben de şiirin ne olduğu hususu üzerinde tam olarak burada duruyorum aslında. Hayâlî Bey “O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” diyor. Bu mısra tam olarak bende mahi olarak ifade edilenin şair, derya olarak ifade edileninse şiir olduğunu imliyor. Öte yandan buna benzer bir şeyi de Necip Fazıl, “arı bal yapar ama ne yaptığını bilmez” şeklinde ifade ediyor. Cahit Zarifoğlu ise yine buna benzer bir şekilde “şiir, şiirdir.” diyor. “Şiir, şiirdir.” tanımı esasında tanımın tanımına uygun olmaz. Eskilerin “efradına cami, ağyarına mani” dedikleri tanımın tanımına uymayan bir tanım yapıyor Zarifoğlu. Ama ben bu tanımı Zarifoğlu’nda “bilmiyorum.” şeklinde okuyorum. Dolayısı ile şiirin ne olduğuna dair Yunusça ben de şöyle diyebilirim: “Bilmem.”
Şiirin hayatımın neresinde durduğunu net olarak tayin edememekle birlikte kendimi bildim bileli şiirin hayatımda en çok uğradığım bir yer olduğunu söyleyebilirim. Yenilgilerimden sonra, dünyanın üzerime içindekileri ile birlikte göçtüğü hissine kapıldığım zamanlardan sonra, mucizelere dokunduğumu hissettiğim anlarda, buldum dediğim ve kaybetmenin ıstırabını yaşadığım anlarda, hayret duygusunun beni serseme çevirdiği zamanların ardından hep şiir olmuştur uğradığım yer. Şiirde onlara hep karşılık bulmaya çalışmışımdır.
Mücahit Ocakden: Edebiyat Ortamı, Temmuz, Karabatak, Fayrap, Mahalle Mektebi, Şiar, Edebîkamet, Sade İmge, Hece gibi dergi ve sitelerde yazı, şiir yayımladın. Dergide şiir yayımlamak duygusu ile bir kitabının çıkması duygusu arasında fark var mıdır? Ne dersin?
Yavuz Balı: Bir dergide şiirinin yer alması çok başka bir duygu. Güvendiğin o şiirin yine edebi anlamda iyi işler yapan bir dergi çevresinden onay görüyor. O dergide adını gördüğün an tarifi olmaz hislere ve heyecanlara kapılıyorsun. O anda mesela odanın içine sanki ışıklar doluyor. İçini kaplayan sevinci odanın içerisinde voltalar atarak karşılıyorsun. Gidip bir kuyuya avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor gibi oluyorum. Bu benim ilk şiirim bir dergide yer aldığında da böyle olmuştu. Bugün bir şiirim bir dergide veya dijital bir platformda yer alınca da böyle oluyor. Mustafa Aydoğan, ilk şiirinin Zarifoğlu tarafından Mavera’da henüz 17 yaşındayken yayınlandığını görünce kendini sokağa attığını, o heyecanla ne kadar caddelerde dolaştığını hatırlamayarak geri döndüğünü söyler. Bir şiirin dergide yer alması veya bugün bir dijital mecrada yer alması böyle bir şey.
Ayrıyeten dergilerin; şairi veya yazarı, kitap oluşturmaya giden süreçte bir mektep görevi üstlendiğine inanıyorum. Mesela dergilerde dağınık olarak şiirlerin yer alıyor, farklı farklı görünüyor. Senin şiire dair poetik duruşun bir bütünlük arz etmiyor. Ama o şiirler bir kitap haline geldiğinde bir bütünlük arz ederek okurun karşısına çıkıyor. Farklı farklı okumalar bütünlüklü gerçekleştiriliyor. Kitabını eline almak, özellikle de ilk şiir kitabını eline almak; ilk çocuğunu kucağına almak gibi bir hisse tekabül etmişti bende. İhsan Deniz bir keresinde Bursa’da “Şiirlerin yayınlanır, dergide görünür, tamam ama kitap başkadır, kitap sensindir, seni gösterir kitap.” demişti. Dolayısıyla kitabını ilk eline aldığında kendinle de kucaklaşmış gibi oluyorsun. İkisi arasındaki farkı bu şekilde özetleyebilirim netice olarak.
Mücahit Ocakden: Yakarış şiirinde “Kalbim kan yerine melal pompalıyor tüm vücuduma” diyorsun. Şiirlerinde hep bir hüzün var. Bu hüznün sebebi nedir?
Yavuz Balı: Az önce bütünlüklü bir görüntü demiştim ya galiba benim şiirlerimde de bütünlüklü bir görüntü olarak “hüzün”, “melal” dikkati çekiyor. Eylül Anıtları için çeşitli çevrelerden dönüşler almıştım. O dönüşlerden bir tanesi de Sadık Yalsızuçanlar’dan gelmişti. Tam olarak işte bu dedim Sadık Yalsızuçanlar’dan gelen dönüşü okuyunca. Şöyle demişti: “…Eylül Anıtları için candan kutlarım. Bir çırpıda okudum. Dönüp dönüp okunabilecek şiirler. Adı üstünde “melâl” şiirleri. Melâl, sebepsiz hüzne deniyor. Sebepsiz hüzünleniyorsanız, bilin ki Allah’a yakınlaşmışsınız demektir. Kitabın bütününe sinmiş bir eylül, hüzün ve melal hissettim. …” Bu hüznün sebebini tam olarak tarif edememekle birlikte şunları söyleyebilirim:
İsmet Özel’in bir videosunda dinlemiştim. Diyordu ki, “İnsan bu dünyaya yükselmek için gelmiştir. Dünya dûn olan yani alçakta olan demektir. Bizlerse bu alçak yere cennetten geldik. insan dolayısıyla bu dünyaya düştüğü yere yeniden çıkmak için gelir.” Buna katılmamak mümkün değil. Ben de esasında cennetli olduğumuzu düşünüyorum. Asıl vatan orası… Bizlerse burada bu pıtraklı, bu bol yanılsamalı yerde cennetliler olarak cennetlik olmak için uğraş veriyoruz. Bu öz vatandan kopuşun verdiği hüzün aslında bende olan… Şöyle ki, akıl unuttu belki ama kalp unutmadı. Orda her türlü güzelliğin, iyiliğin künhünü gördü. Buraya düştüğünde ise kalp sürekli onları bilen olarak sebepsiz hüzünlere gark oldu. Bu dünya hayatındaki gözümüz oradaki güzelliklerin birer cüzünü defaatle burada gördü ama bir türlü kalbi ikna edemedi. Sebepsiz hüzünlerimizin sebebi biraz bu gibi geliyor bana. Biraz da yanılsama olarak gördüğümüz bu dünya hayatındaki güzelliklerin karşısında da mağlup olduk. Çünkü fani idiler. Geçici idiler. Onları her değilleyişimizde hüzünler doldu içe. İçimize. Sebepsiz hüzünler. Dolayısı ile bir şair olarak bu hüzünler de benim şiirimde geldi yerini buldu.
Mücahit Ocakden: Şiir senin için bir varış yeri midir? Yoksa bir kaçış mı?
Yavuz Balı: Aslında şiirin benim hayatımda nerede durduğu ile ilgili soruna cevap verirken bu sorunun da cevabını verdim sanıyorum. Şiir benim hayatım boyunca uğradığım bir yer. Bütün o az önce bahsettiğim yaşanmışlıkların ardından uğradığım yer. Fakat böyle olmasına rağmen şiiri bir kaçış yeri olarak tarif edemem. Şiiri boş vakitlerimi değerlendirmek için gerçekleştirdiğim bir uğraş olarak da asla görmem. Şiir var oluşumun anlamını ifade etmeye çalıştığım, var oluşumun anlamını okumaya çalıştığım bir uğrak noktası belki de benim için. Bu anlamda bir varış yeri midir, bilmiyorum.
Mücahit Ocakden: Hem dergide hem internet sitesinde şiir yayımlayan bir şair olarak dijital ortamda şiir yayımlamak ile basılı ortamda şiir yayımlamanın farkını nasıl görüyorsun?
Yavuz Balı: Dijital ortamda şiir yayımlama süreci esasında benim için Sade İmge ile birlikte olmuştur. Onun öncesinde ilk şiirim de basılı ortamda yayımlanmıştı. Bence basılı ortamın da dijital ortamın da artıları var. Eksileri var. Bunları şöyle sıralayabilirim: Basılı ortamda şiiriniz yer alması ona somut olarak dokunabilmenizi, onu titiz bir şekilde içindeki diğer eserlerle birlikte okuyup notlandırabilmenizi ve arşivlemenizi sağlıyor. Fakat kitap/dergi basım maliyetleri ile birlikte, Türkiye’de basılı ortamdaki dergilere kimler ne kadar ulaşabiliyor?.. Tamam, senin belki bir basılı ortamda şiirin yer alıyor ama şiirle ilgili kaç kişi, kaç çevre bunları alıp okuyabiliyor? Bunları sorduğumuzda işte basılı ortamın dezavantajları ile karşılaşmış oluyoruz.
Dijital ortamda ise hız var. Evet, şiirin daha hızlı ulaşılabiliyor, daha fazla kişi elindeki cihazla görebiliyor, okuyabiliyor. Fakat dijital ortamdaki hız, çabuk tüketip kaldırıp bir kenara atmayı da beraberinde getiriyor. Yani şiir dijital ortamda olunca çabuk tüketilip atılan bir içerik muamelesi görebiliyor. Bunun yanı sıra basılı ortama nazaran daha fazla kitleye ulaşıyor.
Her iki alanı da ifade imkânı olarak görüyorum. Göstergeler bu işin dijitale doğru kayacağını gösteriyor. Ama önemli olanın basılı ortamda olsun dijital ortamda olsun şairin kendini o ortamın içindeki insanlar arasında daha rahat ifade edebilmesi olduğunu düşünüyorum.
Mücahit Ocakden: İnsan kendinde merak ettiği şeyi mi yazar? Bu konuda ne söylersin?
Yavuz Balı: İnsan kendinde merak ettiği şeyi mi yazar sorusu kimine göre evet olabilir ama bana göre insan, buradaki insandan kastının şair olduğunu düşünüyorum, kendisinin bile ifade edemediği şeyi yazmaya çalışır. İfade etmeye çalışır. Bence durum böyledir.
Mücahit Ocakden: İlk mısra tanrı vergisi midir? Şiirini nasıl kuruyorsun? İlham mı bekliyorsun? Mesela şiirlerini tek oturuşta mı yazıyorsun? Yoksa birkaç çalışma ile mi oluyor?
Yavuz Balı: İlk mısra tanrı vergisi midir? Onun üzerine hiç düşünmedim. Fakat şairlerin arşın sırlarının anahtarını elinde bulunduranlar olduğuna inanıyorum. Kur’an’ın müstesna tuttuğu bir şair kitlesi var. Onlar o anahtarın sahibi bana göre.
Şiirini nasıl kuruyorsun sorusu bende şöyle cevap bulur: Ben şiirimi ilham ile ilk etapta tek oturuşta yazıyorum. Çünkü ilham ile gelen o sözün, şairi, Kur’an’ın müstesna tutacağı şairler arasına dâhil edebilme ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı az yazdığımı düşünürüm. Fakat şiirin o ilk ortaya ilham ile çıkış anı onu estetik kılmıyor. Onun estetik bir forma dönüşmesi zaman alıyor. Hatta o süreçte ortaya çıkan metin kendine kolay kolay dokundurtmuyor. O süreç içerisinde metnin beklemesi gerektiğini düşünüyorum. Dönüp dönüp bir daha bakılması gerektiğini, şairin kendince son şeklini bu uğraşılarının sonunda verdikten sonra, yakın çevresindeki şairlere, sözüne itimat ettiği eleştirmenlere göstermesi gerektiğine ve bunun ardından tekrar müdahale gerekiyorsa müdahale etmesi gerektiğine inanıyorum.
Bizim şiir tarihimizde yazdığı şiire dönüp bir daha bakmayan, onun darasını almayan şairlerimiz çok olmuş. Mesela bunlardan biri Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Ben mesela bir dergide yayınlandıktan sonra da şiirin aynı eleştiri süreçlerinden bir daha geçmesi gerektiğini, kitaplaşacaksa ondan sonra kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Hatta kitaplaştıktan sonra da şairin dikkatlerini o kitabının üzerinden uzaklaştırmaması gerektiğini ve dönüp dönüp eleştirel okumalarını, okutmalarını yapması gerektiğini, sonraki baskılarda gerekli değişiklikleri yapmaktan geri durmaması gerektiğini düşünüyorum.
Mücahit Ocakden: Peki şiirde usta – çırak ilişkisi hakkında ne dersin? Senin kendine yakın bulduğun bir ustan var mı?
Yavuz Balı: Bizim şiirimizin Cumhuriyet sonrası iki geleneği var. Birisi Divan şiiri geleneği diğeri de halk şiiri geleneği. Cumhuriyet devri şairleri bu iki geleneğe kimisi şeklî yönden kimisi de öz itibariyle tutunuyorlar. Söz gelimi bir Turgut Uyar “Divan” adlı şiir kitabı ile bu geleneğe şeklî yönden tutunuyorken bir Zarifoğlu söz gelimi “Menziller” adlı şiir kitabındaki şiirleri ile öz itibariyle o geleneğe tutunuyor. Yer yer de geleneğin söyleyiş birikiminden yararlanıyor. Bu iki gelenekte de ben usta – çırak ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Âşık tarzı halk şiiri geleneğimiz zaten başlı başına usta-çırak ilişkisi ile yürürken Divan şiirinde nazirecilik geleneği, bir usta-çırak ilişkisinin olduğunu bana göre gösteriyor.
Cumhuriyet devrine gelindiğinde ise usta-çırak ilişkisi aslında devam ediyor. Sözgelimi Tanpınar usta olarak Yahya Kemal’den el alıyor. Tanpınar’daki şiirde mükemmeliyetçilik hassasiyetinin sadece saf şiirden kaynaklı değil de biraz da buradaki usta-çırak ilişkisinde aranması gerektiğini düşünüyorum. Öte yandan Toplumcu Gerçekçi şiirde Nazım Hikmet ve sonraki kuşaklar için Attila İlhan gibi iki usta, çırakları tarafından takdir ediliyor, taklit ediliyor. Kimileri onları aşarken kimileri de adından bile söz ettiremiyor. İslamî duyarlığı yansıtan mistik-metafizik şiirde ise Necip Fazıl gibi bir şahsiyet usta olarak beliriyor. Ondan sonra Sezai Karakoç başlı başına bir kutup yıldızı oluyor. 1980 Kuşağı şairlerinden bu çizgide ilerleyen şairler için Hüseyin Atlansoy, İhsan Deniz gibi isimler için Zarifoğlu bir üstat konumuna oturuyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün… Bütün bu söylediklerimden hareketle ben şiirde bir usta-çırak ilişkisinin Cumhuriyet sonrası da olduğunu düşünüyorum. Bugün de olması gerektiğini düşünüyorum.
Benim bir ustam var mı? diye sordun. Benim de esasında şiirde beni bir geleneğe bağladığını düşündüğüm ustam var. Ben 2010’lardan sonra şiir yazmaya ve yayımlamaya başlayan şairlerin pek çoğundan farklı olarak ustamı bulduğumu düşünüyorum. Gerek söyleyiş estetiği ile gerekse içerik ve öz itibari ile beni Cumhuriyet sonrası gelen, Mehmet Akif – Necip Fazıl – Sezai Karakoç şiir ana damarına bağlayan, kendisinin de ustasının Cahit Zarifoğlu olduğunu düşündüğüm Mustafa Aydoğan’ı ben şiirde ustam olarak görürüm. Şiirlerini ve nesirlerinin tamamını okudum. Hatta derslerimde bile Zarifoğlu’nu işlerken bu ana damarı, Zarifoğlu’nun 1980 kuşağı şairlerinin önemli bir bölümünü etkilediğini, bu ana damara bağlanan isimlerden birinin de, ders kitaplarında her ne kadar yer almıyor olsa da, Aydoğan olduğunu ifade etmeye çalışarak beni tanıyan öğrencilerime kendimin de Aydoğan şiiri üzerinden bu geleneğe bağlanmaya çalıştığımı ifade etmeye çalışıyorum. Usta saydığımız, üstat saydığımız isimler bizi Edebiyat tarihi içinde belki kendimizi bir çizgi içinde konumlandırmamıza imkân tanıyacak. Onun da ötesinde bizi poetik anlamda yönlendirecekler. Fakat iş taklitte kalmamalı. Zaten şiir tarihinde kendini bulmaya çalışan seslerin, bir yere konumlandırılan şairlerin usta veya üstatlarını aştığını görüyoruz. Bunu gerçekleştirebilmek içinse neticede çok çalışmalı diye düşünüyorum.
Bir de bunun yanında usta-çırak ilişkisinin şaire ve şiirine katacağı şeyler kadar şairler arasında kurulan dostluğun da şaire ve şiirine katacağı çok şey olduğuna inanıyorum. Edebiyat tarihinde bunun da çok güzel örnekleri var. Ziya Osman Saba – Cahit Sıtkı Tarancı dostluğu mesela aklıma ilk gelenler arasında. Böyle bir dostluk halkasını şiirin paydasında yaş ve kuşak farkı gözetmeksizin gerçekleştirebilmek şaire çok şeyler katar diye düşünüyorum. Şiir ihtiraslı, şairler her ne kadar öykü yazarlarına göre geçimsiz ve huysuz olarak bilinse de hatta kimileri tarafından şiirde dost değil, düşman kazanmak gerektiğinin önemine inanılmış olsa da şairlerin dostluğunun gücünün onları çok farklı yere karşılıklı olarak getireceğini düşünüyorum.
Mücahit Ocakden: Son sorum bir genç şair olarak şiire yeni başlamış, yolun henüz çok çok başında olanlar için neler söylersin?
Yavuz Balı: Esasında onlara tavsiyem sabırlı olmaları olur ilkin. Eğer gerçekten bu yolda yürümeye talip iseler sabır bence birinci şarttır. Yenilseler de şiirde bir şeyler gerçekleştirebilmek için yenildikleri yerden her seferinde kalkmayı bilmeleri gerekiyor. Kendi şiirlerinin kaynaklarını iyi çözmelerini tavsiye ederim. Şiirimizi yüzeysel değil, derinlemesine içselleştirerek, şairlerin poetik zeminlerini bilerek okumalar yapmalarını tavsiye ederim. Şair olacaklarsa maddi anlamda hiçbir şey bu yolda ummamalarını, şiirlerini sıkı bir biçimde dokumalarını tavsiye ederim. Neticede ben de gencim. Şu zamana kadar bu yolda çok hatalar yaptım. İşin büyük bir kısmının da o hataları düzeltmeye çalışmakla geçtiğini biliyorum. Dolayısı ile bunu da unutmamaları gerektiğini salık veriyorum.
Mücahit Ocakden: Bu keyif dolu sohbetin için teşekkür ederim Yavuz. Şiirine kuvvet.
Yavuz Balı: Asıl ben teşekkür ederim dostum. Sorularının her biri kendimi net olarak ifade etme imkânını bana verdi. Cümlemizin şiirine kuvvet inşallah!.. İyilikle!..
YAVUZ BALI: 1992 yılında Bursa’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Bursa’da tamamladı.Niğde Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün gece öğretimini 2014 yılında tamamladı. 2014’ün temmuz ayı ile 2015’in ocak ayı arasında Uludağ Üniversitesinde Pedagojik Formasyon eğitimini tamamladı. Aynı senenin Eylül ayında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak atandı. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında Yüksek Lisans yapıyor. Tez konusu ise “Kayıtlar Dergisi Üzerine Bir İnceleme”.
Son dönemde şiirlerini ve nesirlerini Sadeimge.com, Yitik Bavul, Hece gibi dijital ortamlarda ve dergilerde yayımlıyor. Yavuz Balı’nın Eylül Anıtları (2020) adlı bir şiir kitabı ve Defterimdeki On Suret (2021) adlı bir portre/ler kitabı mevcuttur.
