‘Anladım ki Daha Dolmamış Çilem’

Aynı mahallede, aynı sokakta beraber yaşadığı insanların hikâyesini okuyunca insanın içine sımsıcak oturan hikâyeler vardır. Yanı başımızda, hemen yan sokağımızda yaşanan hikâyeler gibi içimizde gerçekleşen, bazen fark ettiğimiz bazen fark edemediğimiz insanların hikâyeleri. Maruf Öztoprak “Bin Yıl Bir Gün” romanında toplumu derinden etkileyen olayları, yaşantıları, çocukluğa uzanan bir hikâyenin kıvrımında nahif bir üslupla işliyor.
“Bin Yıl Bir Gün” romanı Maruf Öztoprak’ın ikinci romanı. Vadi Yayınlarından 2021 yılının Aralık ayında okuruyla buluştu. Roman 90’lı yılların Türkiye’sinden kesitler sunuyor. Maruf Öztoprak, okuyucuyu adeta bir filmin içerisine alıyor. Okuyucu kendini ‘Eşkıya’ filminin içinde bulurken bir anda başka bir filmin içerisine giriyor. Romanın bir yerinde Zeki Demirkubuz’un ‘Masumiyet’ filmine atıf yapılırken bir anda ‘Vesikalı Yârim’ filminden Sabiha çıkıp geliyor : “Sevgi de yetmiyormuş” diyor. “Çok eskiden rastlaşacaktık.”
Romanı okuduktan sonra İranlı Yönetmen Abbas Kıarostamı’nın “İyi bir filmin etkisi uzun sürelidir ve siz salondan ayrıldıktan sonra onu kafanızda yeniden inşa edersiniz” sözü geldi aklıma. “Bin Yıl Bir Gün” romanı havsalamda dönüp duran, yeniden yaşanan bir hikâyeye dönüştü.
Maruf Öztoprak kahramanlarını anlatırken sürekli başka bir kahramana, kitaba, müziğe atıfta bulunarak okuyucuyu hem başka eserlere yönlendiriyor hem de anlatımına zenginlik katıyor. Okuyucu Emile Ajar’ın ‘Onca Yoksulluk Varken’ romanının yaşlı kahramanı Madam Rosa’yı da hayal ederken bir anda Zeki Müren’in ‘Anladım ki Daha Dolmamış Çilem’ şarkısı eşliğinde devam ediyor serüvene.
Aşık Mahsuni türküsü dinlerken bant kasetin sarıp birbirine dolanmasıyla kapatılan teyp ile uğraşırken başka bir müzikte kahramanına şu cümleleri kurduruyor Öztoprak: “Birkaç türkü ardı ardına geçti ama ben o türkünün ‘Hiç kimse bilmez halimden Sunam’ kısmında asılı kalmışım. ‘Hayret’ dedim kendi kendime bu türküyü evvelden beridir bilirim, Suna’yı kayıp bir düş gibi ararken de bulduktan sonra da ona bu türküyü okumayı hiç hayal etmemiştim. Hayret! Seven sevdiğine türküler okumalı. Neşet Ertaş nasıl gönül diyorsa o da öyle demeli. Türküsü olmayan bir sevda ayazda kalmış bir yetim hükmündedir.” Romanda akıp giden hikâyeye musiki eşlik ederken göze, kulağa ve ruha işaret eden bir dil var.
Roman başkahramanı Mustafa başta olmak üzere roman kahramanlarının hepsi entelektüel bir kahraman olduklarını ele verirken kahramanların ilginç kişilikleri de dikkatten kaçmıyor. Mustafa okuyan, sorgulayan, derin düşünce ve zevkleri olan entelektüel bir kahraman. Her cumartesi giyinip kuşanıp istasyona giderek 17:43 trenini bekleyen, rastgele bir otobüse binip hiç bilmediği bir durakta inerek kaybolan, her ayın onunda vesikalık çektiren bir kahraman. Kendini şöyle anlatıyor Mustafa: “Sonuç olarak dünyaya alışamayan, ana haber bültenlerine hiç alışamayan, yirminci yüzyılın sonunda toplu mezar gördüğünde içi sızlayan, Kudüs’ün ve şiirin ne demek olduğunu bilen, hiç tanımadığı bazı kızların, kadınların üniversite önlerinde nasıl hırpalandığını duyan, bilen, gören bir insan olarak fazla bile normalim ben.”
Mustafa, İmamzade’nin eserini okuyan, Meşa Selimoviç’in ‘Derviş ve Ölüm’ kitabını okuyan, İbn-i Hazm, Dostoyevski okuyan, Wagner dinleyen bir adam. İç içe geçmiş hayatların ışığında ne dostluğundan ne vicdanından ne davasından vazgeçen bir adam. Maruf Öztoprak romanında diğer kahramanlarının da entelektüel havasını ortaya çıkarıyor. Müfit, eşine kendi hayatlarının Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ romanının başkahramanlarının hayatlarına ne kadar çok benzediği anlatır. Suna ise bir konuşmasında Karamazov Kardeşler romanında Katerina İvanovna’dan bir söz aktarır Mustafa’ya.
Bir dönemin ortasında geçen iç çatışmaları, aşkları, bir davayı kendine özgü diliyle anlatıyor Maruf Öztoprak. İncelikli bir dönem eleştirisini de okuyucuya veren Öztoprak, çay ocağı işleticisi kahramanına: “Yıllardan beri adamların müziklerini araklaya araklaya bize arabesk diye, sanat müziği diye, pop diye kakalamak mubah da aslını dinlemek mi suç” diye söyletiyor. Ve başka bir yerde şunları söylüyor kahraman: “Bu çocuklar devrimci, milliyetçi, anarşik, faşist, liboş, şeriatçı, laik falan değildi! Hepsi umutsuzdu! Şimdi de böyle. Benim bu kuru üzüm kadar aklımla anlayabildiğim budur. Başka da bir şey bilmem!”
Ve Maruf Öztoprak, bunca yaşanmışlığın ortasında geçmişte bir yerlerde ve kalbinde hep var olan dost mu yoksa bir sevdalı mı belli olmayan, tercihi okuyucuya bırakılan bir yolculuğa gönderiyor Mustafa’yı. Ve Mustafa her cumartesi bekleyip hüzünle gönderdiği trene binip gidiyor.

BİN YIL BİR GÜN

VADİ YAYINLARI

ARALIK 2021

“MÜCAHİT OCAKDEN – BİR DÖNEM ROMANI “BİN YIL BİR GÜN”” için bir yorum

  • Bu ne güzel kitaptır ki ona yapılan bir yorum bile beni bu denli etkileyebildi. Kitabın yazarı Maruf Öztoprak beyi tebrik ederim tez vakitte okumayı çok istiyorum ama Mücahit Ocakden Bey’in düşünceleri aktarma tarzına da vuruldum. Onu da ayrıca tebrik ederim. Mücahit beyin kitabı varsa okumalıyım. Henüz yazmadıysa bence hemen yazmaya başlamalı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir