Akşam, hazırladığım iki paket yiyeceği ve beş litre suyu alıp çıkıyorum. Her gün düzenli olarak yiyecek ve su götürdüğüm iki sokak köpeğiyle tekrar karşılaşabilme umuduyla, Susankent Sitesinin yanındaki parka giriyorum. Ortalıkta yoklar. Banka oturuyorum. Yiyecek paketini yanıma bırakıyor, suyu kaplara boşaltmak üzere davranıyorum. Dün iki kap daha getirmiştim. Onlar yok. Bir kap kalmış. Su tükenmiş, dolduruyorum. Diğer kapları arıyor, bulamıyorum. Ortalık yine plastik atıktan geçilmiyor. Çöpler birikmiş. İhtiyaten yanımda getirdiğim çöp torbasını doldurup, çöp kutusuna atıyor, banka dönüyorum. Arkadaki banklarda birkaç genç kız oturuyor. Birinde genç bir adam… Yanında cins köpeği. Köpek dolaşırken yaklaşıyor, korkuyorlar. Delikanlı, “korkma ablacım, çok uysaldır, bir şey yapmaz” diye bağırıyor. Kızlar kalkıp gidiyor. Köpek yanıma geliyor.
“Amanın ne güzelsin sen, adın ne bakim?”
“Dodo, amcası!”
Dönüyorum,
“Abim adı Dodo…”
“Maşallah” diyorum, “ne güzelmiş…”
“Baştacısın abim” diyor, heceler dağılıyor, kelimeler yayılıyor.
Köpeği başından okşuyorum. Sevilince sokuluyor, bacağıma bedenini yaslıyor, daha çok sevilmek istiyor.
Az sonra gözü iltihaplı olan köpek geliyor. Dodo görünce oynamak için ona doğru koşuyor.
Delikanlı arkadan bağırıyor,
“Sakın! Sakın!”
Dönüp bakıyorum.
“Dodo, gel buraya, gel!”
Dönüp yanına geliyor.
“Gördün mü güzel abim, akıllıdır benim oğlum.”
“Evet, gerçekten öyle” diyorum.
Köpeğin yiyeceğini veriyorum. Başını uzatıyor, önce sevilmek istiyor. Okşuyorum, seviyorum.
“Hadi mamanı ye kuzum.”
Az sonra delikanlı geliyor, elinde poşet,
“İzniniz var mı, oturabilir miyim?”
“Tabii ki, buyurun.”
Oturuyor, poşeti açıyor, içecek ikram ediyor,
“Lütfen, beni kırmayın, iki kutu almıştım.”
“Teşekkür ederim.”
“Rahatsız etmiyorum değil mi/”
Hayli sarhoş.
“Estağfurullah, aksine, onurlandım.”
“Adım Eren…”
“Ne güzel, çok memnun oldum. Eren demek…”
Gülüyor,
“Biz nere, ermişlik nere…”
“İnsan isminin sırrını taşır” diyorum.
“Güzel abim, adınızı bağışlar mısınız?”
“Ali” diyorum.
“Kurban olurum” diyor, “yanlış anlamayın, ben aleviyim…”
“Ehl-i beyttensiniz yani…” diyorum.
“Ahh güzel abim, size sarılabilir miyim?”
“Estağfurullah, tabii ki.”
Sarılıyoruz.
“Vaay” diyor, “bu akşam çıkmayacaktım, Dodo çok istedi, demek kısmette sizi tanımak varmış…”
“Asıl benim rızkımda sizi tanımak varmış efendim.”
“Güzel abim, kusuruma bakma, kafam biraz kıyak, çenem düştü, rahatsız etmiyorum değil mi?”
“Hayır…”
Dodo tekrar yanaşıyor, okşuyorum.
“Bundan sonsuz bir sevgi var abim. Sevilince çıldırıyor.”
”Gerçekten öyle.”
“Kaç yaşında?”
“Sekiz. Altı yıldır beraberiz.”
“Yaşını göstermiyor.”
“Göstermeez. Bu benim hayatımı değiştirdi abim. Bunu Beykoz’da, birinden aldım. İlk sahibi terk etmiş. İkincisi kısa bir süre bakmış ama o da istemiyordu. Aldığımda yürüyemiyordu.”
“Neydi sorunu?”
“Götürmediğim klinik kalmadı. Arabamı sattım bunun için. Meganım vardı, onu sattım. Fiziksel bir sorun görünmüyordu. Sonunda, Ankara’da bir veterinere gittim. O, psikolojik olduğunu söyledi.”
“Psikolojik mi?”
“Evet. Buna ilk bakan terk edince tabi ikincisi de istemeyince çok etkilenmiş. Böyle ayaklarını -yere eğilip gösteriyor- sürüyordu, zor yürüyordu, daha doğrusu yürüyemiyordu. Geçici felç yaşıyormuş.”
“Vah kuzu!”
“Ben, bunu edinince eşim istemedi ağbi, ya o ya ben dedi, ben eşime aşıktım, nolur yapma dedim, yalvardım yakardım, Nuh dedi peygamber demedi. Sonunda boşandık…”
Gözleri nemleniyor. Susuyor.
“Evet, çok üzücü gerçekten…”
“Abim buna kıyamadım ben, eşimle ayrıldık, o günden beri bana yarenlik yapıyor.”
Yüzünü gözünü okşuyor,
“hadi oğlum bi öpücük ver” deyince, ağzını uzatıyor.
Sigara ikram ediyorum,
“aman abim, buradan yak” diye davranıyor.
“Lütfen” diyorum.
“Ahh güzel abim sana rastlamak hayatımın en güzel tesadüflerinden.”
Çakmağına davranıyor, eli kayıyor.
Yakıyorum.
“Abim kusuruma bakma, biraz kafam iyi, kafanı şişirdim.”
“Estağfurullah efendim, aksine çok mutlu oldum.”
“Diğeri gelmedi, yanımda hayli yiyecek var, açsa Dodo’ya ikram etmek isterim.”
“Abim bu yemeyi çok sever. Ben kuru mama veriyorum ama bi kaçamak yapsın, seni kıramam.”
“Hayır ben…”
“Ver abim ver… Zaten anladı, bak bekliyor.”
Çıkarıp uzatıyorum, iştahla yiyor. Bekliyor.
“Çok sever dedim ya, yine istiyor bak. Dodo! Yeter artık! Otur!”
Oturuyor.
“Uzan!”
Uzanıyor, başını patilerine yaslıyor.
“Pati ver”
Sol patisini uzatıyor.
“Diğerini de ver!”
Bu kez sağ patisini uzatıyor.
“Uzan!”
“Ne güzel söz dinliyor böyle!”
“Öylediir, oğlum çok akıllıdır amcası…”
Az sonra,
“bana izin verir misiniz, gitmem gerek” diyorum.
Kalkıyor,
“güzel abim, bugün Muharremin onbiri, Hüseyin efendimizin hürmetine, size bi sarılabilir miyim?”
“Tabii ki…”
Sarılıyoruz. Bırakmıyor.
“Abim beni hoş gör, kusuruma bakma, kafam biraz iyi, yanlış bir laf edip sizi üzmedim değil mi?”
“Estağfurullah. Çok menün oldum sizi tanıdığıma.”
Elini kalbine koyuyor,
“Eyvallah, asıl ben onurlandım.”
“Allah, senin gibi bizi de erdirsin inşallah” diyorum.
Utanıyor, eli kalbinde.
Uzaklaşıyorum. Dodo arkamdan geliyor.
Dönüp bakıyorum, hâlâ eli kalbinde.
“Seni çok sevdi abim. Uğurlayıp döner merak etme.”
Dodo, parkın çıkışına kadar gelip dönüyor. Sokağın caddeye kavuştuğu yerde son bir defa dönüp bakıyorum. Aynı halde duruyor, Dodo yanında, o da bakıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir