Şems-i Tebrizî, Makâlât’ın bir yerinde şöyle diyor: “Ulu Tanrı’nın yüce zatına and içerim ki Mevlâna eğer benim sözümü başkalarına aktarmak isterse benden daha iyi aktarır. Bunu daha güzel nükteler ve manalarla süsler. Ama Mevlâna yine de benim sözümü nakletmiş olamaz.” (Makâlât, Şems-i Tebrizî, Çev. M. Nuri Gençosman, Ataç Yay., 1. Baskı, 2013, Sh. 244)
Şems-i Tebrizî’nin ifadesindeki son cümleden, aktarılmak (nakledilmek) suretiyle söylenen söz ile doğrudan ifade edilen söz arasında aidiyet noktasında bir fark olmadığını anlıyoruz. Bir söz ile o sözün sahibi arasındaki bağ, aktarma durumunda yeni bir bağa dönüşüyor ve aidiyeti değişiyor. Söz, daha nükteli ve daha manalı bir şekilde söylenmiş de olsa, söylemiş olana değil de aktarmakta olana ait olmuş oluyor. Demek ki söz, söylendiği anda kimin ağzından çıkıyorsa bütün değer, etki ve anlam alanı o ağzın sahibinin şahsiyetiyle bütünleşiyor.
Bir söz düşünelim ki birisi tarafından söylenmiş olsun. Mesela, A kişisinin “kapı kırıldı” dediğini farz edelim. Bunu duyan B kişisinin A’nın sözünü aktarırken kuracağı cümle şu olacaktır: “A, kapının kırıldığını söyledi”.
Şimdi, söz konusu ettiğimiz ikinci cümle üzerine düşünelim:
-B’yi dinlemekte olan kişiler, A’nın sözüne mi yoksa B’nin sözüne mi muhatap olmuş olmaktadırlar?
-B’nin sözünü dinlemekte olanlar, başkasına ait bir habere mi muhatap olmaktalar yoksa tamamıyla B’ye ait olan bir cümle mi duymuş olmaktadırlar?
Şems-i Tebrizî’nin ifadesinden yola çıkacak olursak; B nasıl ifade etmiş olursa olsun A’nın sözünü nakletmiş olmayacaktır. B, şahsiyetine mündemiç bir söz ifade etmiş olacak ve dolayısıyla “A, kapının kırıldığını söyledi” cümlesinin bütün yükümlülüğü, bütün sorumluluğu ve bütün etki durumu B’ye ait olacaktır. Kısaca, B’yi dinleyenler, aslında, A’ya ilişkin bir haberden öte B’nin şahsına ait bir söz bütünlüğü ile karşı karşıya kalmış bulunacaklardır.
Bizim üzerinde durduğumuz husus, B’yi dinleyen C’nin durumudur. B’yi dinlemiş olan C’nin muhatap olduğu tek gerçek vardır, o da şudur: “B, A’nın kapı kırıldı dediğini söyledi.” B’nin muhatabı olan C, sözün B ile bağını koparmadan anlamak ve muhafaza etmek zorundadır.
Lakin durum genellikle böyle olmaz.
B’nin muhatabı olan C, genellikle, ‘dikkat kayması’na maruz kalarak “A, kapının kırıldığını söylemiş/söyledi” şeklinde bir cümle kurmak hatasına düşer. Oysa gerçek durum hiç de böyle değildir. B bir söz söylemiştir ve bu söz bütün efradıyla, bütün anlamı ve hükümleriyle B’ye ait olduğu ifade edilerek aktarılmak durumundadır. Aksi takdirde, B’nin nakletme eylemi ihmal edilerek A’nın sözünün A ile muhatap olunmuş gibi anlatılması hatasına düşülecektir. Bu durumda (yani “A, kapının kırıldığını söylemiş/söyledi” diyerek) içine düşülecek en büyük tehlike B’nin şahsiyetinin imha edilmesi tehlikesidir. Hatta tehlike sadece bununla da kalmayacak; sözün de hiçleştirilmesine yol açılacaktır. Gerçek (hakikat), sözün iğvasına kurban edilmiş olacaktır.
Sözü aktaranın atlanılarak doğrudan sözün aktarıldığı kişiye odaklanılması, görüntüdeki kahramanın yerine sahte bir kahraman yerleştirilmesi sonucuna yol açacaktır. Sözü aktaran (B) görüntüden silinip doğrudan o sözü söylediği ifade edilen kişi (A) sahneye alındığında, söz kendi şartlarından da tamamen koparılmış olacaktır. Bu durum, (sözü aktaranı devreden çıkarıp sözün atfedildiği kişiyi merkeze alma durumu) tamamen yeni bir durumdur ve aslında bahsi geçen kişilerle (A ve B) hiçbir alakası kalmamıştır. Bu yeni durumu oluşturan üçüncü kişi (B’yi dinlemiş olan C) gerçeği aktardığını zannederek aslında bir tür sahte/uydurulmuş bir söz aktarmış olacaktır.
Söyleyen ile muhatap arasında kendiliğinden oluşan bir sorumluluk hukuku vardır. Muhatabın, duymuş olduğu sözün, bütün efradıyla sözü söylemekte/aktarmakta olan kişiye ait olduğu gerçeğini unutmaması gerekir. Yani, C’nin sorumlu bir şekilde davranması halinde kuracağı cümle şudur: “B, A’nın kapı kırıldı dediğini söyledi.” Böyle ifade etmeyip “A, kapının kırıldığını söylemiş/söyledi” demesi durumunda C, bir söze muhatap olmanın sorumluluğunu yerine getirmemiş olacaktır. Buradaki tehlike, sözün sorumluluğunun bütünüyle söyleyene (nakledene) ait olduğunu unutup muhataplarını hiçleştirme tehlikesidir.
Bir sözün muhataba yüklediği sorumluluk, söz kimin ağzından çıkmış ise onun şahsiyetinin bir parçası olduğu gerçeğini unutmamasıdır.
Söz, gerek doğrudan gerekse aktarma suretiyle söylenmiş olsun, söyleyenin/aktaranın birikiminin ve şahsiyetinin şeklini ve rengini barındırır. Bu nedenle söz, kimin ağzından çıkmışsa onun şahsiyetinin bir parçası olarak var olur.
Nakledilen bir sözü, nakledenden ayırarak (nakledeni devre dışı bırakarak) sözü söylediği belirtilen kişiden işitmiş gibi ifade etmenin yol açacağı iki sakıncalı sonuç vardır: Zan ile hükmetmeye yol açmak ve dedikoduya kapı aralamak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir