Avukat Mehmet Ali Bey çalışma odasındaki masasındaydı. Masa her zamanki gibi karmakarışıktı. Sayısız evrak, dosya, kalem, üzerine kargacık burgacık yazılmış notların olduğu not kâğıtları, zımba, içi silgi, toplu iğne ve ataç dolu, tozlanmış kap, dibindeki çay artığı kurumuş su bardağı, yakın gözlükleri, kıymalı pide artıkları, Maraş tarhanası, ceviz ve kuru üzüm kırıntıları, telefon şarj cihazı, yedek bir cihaz, yedek f klavye, kitap, dergi ve ajandaların olduğu masada, bilgisayar ekranına dikkatle bakıyor, bir şey okumaya çalışıyordu. Kapı çaldı. Dalgınlıktan sıyrıldı. Yardımcısı Semih içerdeydi, o açar, diye düşündü. Bir daha çalınca kalktı, gidip kapıyı açtı. Badem bıyıklı, kısa kesilmiş siyah, dik saçlı, orta boylu, hafif dişlek bir adam.

“Selamunaleyküm” dedi.

“Aleykümselam.”

“Mehmet Ali Bey?”

“Benim, buyurun.”

“İçeri geçebilir miyiz?”

“Tabi tabi, buyurun.”

Odaya geçtiler. Masanın karşısındaki koltuğu göstererek, “şöyle buyurun” dedi.

Adam oturdu.

Kendisi masasına geçti.

“Sizi dinliyorum.”

“Efendim benim adım, Sâlih Kemiksiz. Gölbaşı’nın Savrul köyünde imamlık yapıyorum.”

“Evet…”

“Sizi, sendikadan İsmet Bey tavsiye etti.”

“İsmet?”

“İsmet Zararsız bey.”

“Haa, evet.”

“Bizim bir müşkilimiz var.”

“Hayırdır, mesele nedir?”

“Efendim, dediğim gibi, bendeniz Savrul’da imamım. Aslında müezzin arkadaşımın da hatta köyden muhtarla üç kişinin daha aynı hadiseden dolayı mahkeme meselemiz olacak…”

“Çay içer misiniz, yeni demlemiştik.”

“Zahmet olmazsa.”

“Estağfurullah, ne zahmeti… Semiih!”

Yardımcısı geldi.

“Bize iki çay verir misin?”

“Tabi efendim.”

“Anladım, peki mesele nedir?”

Çaylar geldi. İkisi de ikişer şeker atıp karıştırdılar, birer yudum aldılar.

“Efendim şöyle anlatayım. Yaklaşık altı ay önce, bir akşam, yatsıyı kıldırıp lojmana gelmiştim ki kapı çaldı. Hanım hastaydı, istirahat ediyordu. Gidip açtım. Karşımda, beyaz pelerinli, başında böyle derviş külahına benzer bir şey bulunan, kırlaşmış sakallı, mülayim görünümlü bir adam. Buyrun, dedim. Evladım, dedi, içeri buyur etmeyecek misin? Tabi ne demek buyurun dedim. İçeri geçtik, oturduk. Bana, böyle masum bakışlarla bakıyor. Yumuşak bir sesle, evladım, dedi, evde kimse var mı? Hanım var efendim, dedim, üzerinize afiyet biraz rahatsız, içerde uyuyor. Allah şifasını verecek, dedi iç geçirerek. Bi tuhaf oldum. Hani böyle kararlı bir sesle söyleyince… Bir de derin bir nefes alıp verdi. Allah razı olsun efendim, dedim.”

“Evet…”

Mehmet Ali Beyin sıkıldığı yüzünden belli oluyordu. Bir an evvel konuya gel be adam, der gibiydi.

İmam efendi devam etti : “Efendim adam, böyle gözümün içine bakıyor, gerçekten etkilendim. Bambaşka bir hal vardı adamda. Kısık bir sesle, evladım, dedi, sakın kimseye bahsetme, hatta hanımına da söyleme, ben Hızır Aleyhisselamım…”

Mehmet Ali Bey şaşırdı,

“Aynen böyle mi söyledi, ben, Hızır Aleyhisselamım…”

“Evet efendim, aynen böyle söyledi. Ben, Hızır Aleyhisselamım, dedi.”

“Sonra?”

Adam iç geçirdi, derin derin soluduktan sonra,

“Efendim tabi bendeniz derinden sarsıldım. Çok etkilendim. İçimden, Sana sonsuz şükürler olsun Allahım, dedim, nihayet, bu fakirin yüzüne baktın da o mübarek Hızır’ını bana gönderdin… Derken efendim, şaşkınlıkla bir ikramda bulunmak istedim. Evladım ben bir şey yiyip içmem. Benim en mühim vazifelerimden biri de, zenginden alıp fakire vermektir. Sana da o yüzden geldim, dedi. Bunun üzerine bir an bile tereddüt etmeden kalktım, yatak odasına gittim. Ne kadar birikmiş paramız, hanımın taa düğünden kalan altını, bileziği, kolyesi varsa bir poşete koydum, getirip verdim. Efendim dedim, bütün birikimimiz bu. Lütfen bunu kabul ediniz, fakirlere dağıtınız. Aferin oğlum, dedi, aldı. Hadi ben gideyim artık, fakirleri bir an evvel sevindireyim, diyerek kalktı, kapıya kadar uğurladım. Döndü. Evladım, sakın, dedi, sana göründüğümden kimseye söz etme. Eğer bahsedersen başına çok fena işler gelir, altında kalırsın, sakın! Hay hay efendim, dedim. Asla söz etmem. Siz müsterih olun. Gel evladım seni alnından öpeyim diyerek öptü, gülümsedi, uzaklaştı. Böyle rüzgârda pelerini uçuşuyordu. Karanlıkta nurdan bir hayal gibi kayboldu. Tabi gece sevinçten uyuyamadım. Hanım halime şaşırmasın diye de afedersiniz çaktırmamaya çalıştım…”

Mehmet Ali Beyin, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.

“Sonra noldu?”

“Sonra efendim,  bendeniz bunu kimseye tabi söyleyemedim. İçim içime sığmıyordu. Sabahtan itibaren kıldırdığım namazları bile bambaşka bir halet-i ruhiye içinde kıldırıyordum. Yarabbi, Sana sonsuz hamd ediyorum, bu devlet kimin başına konabilir? Düşündükçe sevinçten ağlıyordum. Bu arada tatsız bir şey oldu…”

“Noldu?”

“Hanım iyileşip de ayaklandığında meğer arada altınlara, paraya bakarmış, hani hırlısı var hırsızı var… Tabi bütün birikimimiz bu olduğundan, hanım da gözü gibi bakarmış. Altınların, paranın olmadığını görünce feryadu figan bana geldi. Ben de anlatmak zorunda kaldım.”

“Nasıl karşıladı?”

“O da çok sevindi. Sevinçten ağladı. Ama bu defa da anlattığım için ben kötü oldum. Eyvah ne yaptım ben, diye dövünmeye başladım. Çünkü mübarek beni ikaz etmişti, asla kimseye bahsetme diye…”

“Sonra?”

Salih Efendi derin derin soluklandı,

“Sonrası, tabi bizi çok üzen vahim olaylar gelişmeye başladı. Bu hadiseden yaklaşık üç hafta sonraydı, bizim caminin müezzini İsmail hoca namazdan sonra, hocam sizinle bir mesele konuşmak istiyorum, dedi. Hay hay dedim. İmam odasına geçtik. Meğer ona da bana göründüğü günlerde bir gece görünmüş; o da elinde avucunda ne varsa vermiş. Hatta bizden fazla olarak, bir de bir ay sonrası için maaşı kadar bir de senet tanzim edip vermiş…”

“Senet mi?”

“Evet efendim. Daha fazlasını yapayım diyerekten hamiyet damarı kabarmış, nasıl yapayım nasıl yapayım derken, Hızır Aleyhisselam olan şahıs, evladım senet de verebilirsin, demiş. Onda da hazır senet varmış, imzalayıp vermiş…”

Mehmet Ali Bey, epeydir yapmadığını yaptı, alt çekmecedeki sigara paketini çıkardı. Salih efendiye ikram etti. Adam uzanıp aldı,

“Efendim bendeniz bu mereti yıllar önce bırakmıştım ama bu hadiseden sonra tekrar başladım.”

Yaktılar.

“Semiih, bize iki çay daha verir misin?”

“Peki sonra noldu?”

“Efendim iş birkaç günde açıklığa kavuştu. Bizim köyün muhtarının hali vakti yerindedir. Arazisi çok, her sene buğday ve nohut eker; hayvanları var, traktörü filan… Meğer Hızır Aleyhisselam namındaki şahıs ona da görünmüş. Ama ondan fazla bir şey alamamış. Yemin vermiş, efendim elimde ancak bu kadar nakit var diyerek, böyle iki bin lira kadar bir meblağ verebilmiş. Derken köyün böyle en yaramazlarından Selami Bey vardır, kumarcı, devamlı içen, af edersiniz her hafta Ulus’taki pavyonlara giden bir adam. Bir de onun kumar arkadaşı Kemal adında bir şahıs var, onlara da görünmüş. Onlardan da epeyi para almış…”

Mehmet Ali Bey durumu anlamıştı. Koltuğa iyice yaslandı, ayak ayak üstüne attı, bir sigara daha yaktı.

“Efendim tabi bunlar ortaya çıkınca biz anladık. Bu şahıs, Hızır Aleyhisselam değil…”

Mehmet Ali Bey’in yüzündeki muzip gülümseme tekrar belirdi.

“Hızır Aleyhisselam olsaydı, zenginden alıp fakire verir, parayı böyle cebine atmazdı. Bu şahıs meğer aldığı kıymetli eşya ile paraları fakirlere vermemiş. Asıl biz bunu öğrenince emin olduk. Bir de gerçekten Hızır Aleyhisselam olsaydı, bir köyden herkese aynı anda görünmezdi. Birini seçerdi, sadece ona görünürdü değil mi efendim?”

“Doğru hocam, haklısınız” dedi Mehmet Ali Bey.

Devam etti:

“Benden ne istiyorsunuz Salih hocam?”

“Efendim biz, bu şahsa dava açmak istiyoruz. Cezalandırılmasını talep ediyoruz. Bizden aldıklarını da geri almak istiyoruz.”

“Evet… Tamam hocam, öncelikle sizden vekâlet almam lazım. Sizden başka kim demiştiniz, onların da bana isimlerini, bilgilerini verin…”

Mehmet Ali Bey yoğun bir mesaiden sonra dilekçeyi hazırladı. Savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Savcı önce gözlerine inanamadı. Yaşlı ve deneyimli biri olmasına rağmen şaşırmıştı. Avukatı tafsilatıyla dinledikten sonra müştekinin ifadesini almak üzere yazı yazdırdı, kendini Hızır Aleyhisselam olarak tanıtan adamın da celbi için yine yazı gönderdi.

Diğer mağdurları getirtti, dinledi, ifadelerini aldırıp tutanaklar düzenledi.

Hızır Aleyhisselamın tutuklanması istemiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne dosyayı gönderdi.

Adam tutuklandı. Tutuklu yargılandı ve gasp ettiği menkullerin iadesinin yanı sıra iki yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı. İyi hali göz önüne alındı, cezâi indirimi gerektiren diğer hususlar da gözetildi, bir sene civarında yattıktan sonra çıktı, birkaç gün sonra tekrar pelerinini taktı, külahını başına geçirdi, bu defa Mamak Kutludüğün’dekilere Hızır Aleyhisselam olarak görünmeye başladı.

“HIZIR ALEYHİSSELAM DAVASI” için 2 yorum

  • Ben de gördüm Cebrail’i, sabah işe giderken.

    Sabah ezanı okunduğunda saat 07:18 di. 20 geçe zaten telefonun alarmı zırlamaya başladı. Yavaşça kalktım. Bel ağrım belimde, karpal tünelim elimde, her zamanki şiddetleriyle beni selamladılar çok şükür. Biliyorum ki eskiyorum, ama erken ama geç bu işin varacağı yer belli ve kesin; 1,5 m2 lik ıslak veya kuru ama karanlık, derin bir çukur. Bir insan boyu var derinliği ve vakti merhun erişince o çukur mekana indiriverecekler nazik bedenimi. Çevirecekler yüzümü kıbleye doğru, çözecekler kefeni kemerleyen kefen uçkurlarını, kafamın altına topraktan bir yastık da yaparlar, -yapsınlar elbet boyun fıtığım var benim(!)- bir de üstüme çaprazlama tahtalar koyacaklar. Bir boşluk, 2 nefeslik bir hava kalacak bedenimle tahtalar arasında ferah ferah (!). Bir rahatlık duyar herhalde bundan cenaze cemaati. Öyle 3-5 ton toprağı direkt göğsünüze çala kürek bindirmezler hemen. Mevtaya, yani bana, o zaman ne faydası var anlamadım ama işte yaşayanların kaygısı mı diyelim, saygısı mı diyelim bilemedim? Kime peki bu kaygılı saygı? Tabii ki hayata. Geride kalanların psikolojisi önemli elbet. Bir de denir ki çabuk toprak olmanız için lazım olan oksijen işte o ferah aradadır. Benim gibi klostrofobsanız, -ah işte(?)-, bakmayın efendim cenaze defnedilirken mezarın içine içine. Okuyun fatihanızı dönün evinize, sıcak yuvanıza. Zamanı gelince zaten olacak olan olacak. Gireceksiniz oraya. Eğer mezar nasip olursa, sizin ardınızdan da klostrofoblar bakamayacak defin işleminize, sizin de üzerinize koyacaklar o tahtalardan, toprak atılacak sonra, bir iki testi su (Zinhar naylon bidon olmaz, öyle işgüzarlık edip uzun sulama hortumu falan da getirmeyin lütfen. İllâ toprak testi olacak. Niyeyse?) dökecekler üstünüze. Neden? Geride kalanların yüreğine su serpilsin diye. Mevtaya var mıdır bir faydası, var mı bilen? Kışsa bir de, buz gibi soğuk su çamurla karışık tahtaların arasından bembeyaz kefeni çamur eder mi sana? Vasiyet etmeli dökmesinler su falan, ben tertemiz beyaz kefen içinde uzanayım öyle. Yukarıdan suyu dökene hava hoş. Zaten günahımız çoksa 2 testi su ne desin o yangına. Tankerle döksen faydasız. Bari kefen çamur olmasın. Münker ile Nekir geldiğinde belki iyi halden bir indirim, bir kolaylık olur mu ki? Bir de kefeni kokulu yumuşatıcı ile mi yıkatmalı önceden, karar veremedim şimdi. Sadakayı çoğaltmalı, bir de sitedeki kedilere, sokak köpeklerine mama alıp dağıtmalı bu kış kıyamette. Geçen deniz kenarında susuzlukdan deniz suyu içen bir köpekcik gördü idim. Oraya da tatlı su mu koymalı?

    Evet nerde kalmıştık? Ha pardon! O üstünüze konan çapraz tahtalar var ya, işte onlar da ağacın cinsine göre 6 ilâ 18 ay arasında çöküyormuş. O ilk kabire konduğunuzda doğrudan üzerinize değil de tahta bariyerin üstüne atılan 3-5 tonluk toprak yığını olanca ağırlığıyla çöker mi doğrudan çürümekte olan cesedinizin üstüne, pof diye? Kimse yokken etrafta, kimseler duymadan, gözlerden ırak, gönüllere eza etmeden. Hisseder miyim? Sanmam. Ya muazzebsiniz günahlarınızdan dolayı ya da cennet köşelerinden bir köşedesiniz yeteri kadar sevabınız var ise. Var mı sevabım? Ay vardır inşallah. Günahlarımın cümlesine binlerce tövbeler olsun şimdiden. Toprak çökmüş farkında bile olmam herhalde. Geride kalanlar ne düşünür mezar çökünce ? Eh ne düşünecekler, artık vakit tamamdır işte. Mezar çöktüyse mezarın yaptırılma vakti gelmiş demektir. Bir telaş mermercilere koşulur. Hangi mezar nasıl olursa kaç para, pazarlık ederler. Bir de geride kalanlar arasında masrafı kim karşılayacak tartışması çıkar mı aceb? O yüzden bence vasiyet etmem lazım. O çapraz tahtalar en incesinden kavak ağacından olsun. Bir an evvel çöksün ki geride kalanların yüreği zaman uzayınca tam soğumamış, katılaşmamış olsun da böyle tartışmalara girmesinler ardımdan.

    Bir de mezar taşıma ne yazılacak onun telaşına düşülür sanırım. Hüvel baki, el fatiha, “Dünyaya geldim pazara, bir kefen aldım döndüm mezara” ? D.T.; Ö.T., vesaire… Belki önceden yazılmış ama alıcısı vazgeçmiş hazır bir mezartaşı denk gelir ucuzundan. Çok para verirlerse kuma taşa kızar mıyım yattığım yerden? Ziyarete geldiklerinde hortlayıp korkutuvermek ister miyim? Kimbilir? Mevla bilir de mevta bilir mi mezar taşına yazılanı acaba? Bilsem bile o dünyayı gördükten sonra çok da umurumda olur mu? Demek ki geride kalanlar içindir yazı. İbret alınsın diye. “Hastayım dedim inanmadınız, sonunda ne oldu?” misali kapak yazılar geliyor aklıma ama okuyanların şaşkın ifadesi ne kadar ilgilendirir ki toprağın 2 kat altına uzanmış mevtayı? Kendi derdimle ağır derecede meşgul hep bir pişmanlık içinde. Keşke onu yapmasaydım da keşke bunu daha çok yapsaydımların pişmanlığı. Ama ne çare. Tanınan sürenin çoktan sonuna gelinmiştir artık. Madem toprağın altındakine bir etkisi yok mezar taşı yazısının, belki de sadece kocaman bir ünlem işareti koymalı. Ziyarete gelen meşrebine göre kafasından yazsın ardına gelecek kelimeyi. Yaşasın! Tüh be! Eyvah! “El fatiha” diye hatırlatma da gerekmez. Oraya kadar gelip bir fatiha okumayı hatırlamayan okumasın zaten. Ya da soru işareti mi olsun sadece? Aklındakini eklesin ziyarete gelen ardına. Ne zaman yolculuk? Senden ne haber? Var mı bir hazırlık? Belki? İlâ ahir.

    Her neyse ben ne anlatacaktım konu nerelere geldi. Karpal tünelim de açıldı bu arada. Parmaklarım havluyu tutabiliyor en azından. Bel ağrım da bir tuhaf. Yatınca ağrıyor da ayağa kalkınca geçiyor. Karpal tünelim gibi. Abdest namaz giyinme derken Ataşehir deki işyerime doğru yola çıkıyorum. Hava nakısa doğru gidecek ama bir türlü cesaret edemiyor, bir yerlerden bir talimat, yoksa bir haber mi bekliyor, hiç belli değil. Yolda bir 6 derece oluyor bir 2 derecelere düşüyor. Ön cama vuran yağış kar formunda çiçek çiçek, iri iri yağmur damlası. Zorluyor, kara çevirecek sanki.
    Yola çıkınca USB den açıyorum yasin-i şerifi, Davut Kaya Hoca’m ile beraber sesli sesli okuyarak ezberlemeye çalışıyorum. Dördüncü sayfa da bazı yerlerde eksiklerim var. Şaşırıyorum zaman zaman kendi başıma okumaya kalktığımda. Okurken hep daru fenayı terk edenler geliyor aklıma. Mezarım nerde olur ki acaba diye aklımdan geçiriyorum. Allah gecinden ve sıralı ölümler versin herkese. Bu arada bir yandan Davut Hoca’mın kıraatına yetişmeye çalışıyorum, bir yandan trafiğe yola bakıyorum. Karla karışık yağmur arabanın tepesinde minik beyaz hortumlar şeklinde dönüp duruyor. Yoldaki ışıklandırmaların altına gelince daha bir belirgin oluyorlar. Bir tuhaflık var havada ama, ne tuhaf değil ki şu dünyada? Hiç böyle minik hortumlar görmemiştim şimdiye kadar. Beni şehir trafiğine kadar takip ediyor beyaz buğulu hortumcuklar, sonra kayboluveriyorlar. Yasini şerifin de sonu geliyor:

    Esteeuzübillah “ Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.. Sadakallahülaziym…”

    Belli kar şiddetle gelecek…

    Neyse sağ salim varıyorum şirkete. Arabayı park edeceğim, yer bakınıyorum garajda. En alt kata inesim yok. Yer bakarken tanımadığım esmer yüzlü kısa boylu sert bakışlı bir hizmetli görüyorum, yerleri süpürüyor. Garajda tuhaf bir rüzgar uğultusu var. Bir yerlerden cereyan yapıyor. Yerlerde kuru yapraklar ve kağıt parçaları uçuşuyor. İniyorum arabadan, anahtar, telefon, bilgisayarım, sefertaslarım ellerimde. Sıcak arabadan inesiye soğuk esintiden içim ürperiyor. Karnım da aç.

    Yerleri süpüren arkadaş, o kadar da kısa değilmiş meğer. Benden uzun en azından, hatta tepemden bakacak neredeyse. Garajın loşluğunda bayağı bir esmer görünüyor, hatta zenci mi diye şüpheleniyorum. Süpürdüğü yere bakıyor ama o karanlık içinde gözlerinin akının parladığını görebiliyorum.

    – – Selamun Aleyküm! Kolay gelsin! Haydar Amca yok mu? Diyorum.

    Cevaben :

    – – O ayrıldı, yerine ben işe girdim. Diyor.

    – – Hayırlı uğurlu olsun, kolay gelsin. Benim ismim Haldun, senin adın nedir?

    Garajın loşluğunda kalın çatık kaşların üstünü sert çizgilerle çizdiği akları parlayan, derinlere kaçmış, simsiyah görünen gözlerini, süpürdüğü yerden kaldırıp, yüzüme dikiyor. Tansiyon ilacımı içtim mi, içmedim mi hatırlamaya çalışıyorum. Sanki gözlerim mi kararıyor, garajda elektrikler mi kesik, hafif bir başdönmesi yokluyor.

    – – Cebrail! Diyor.

    Ben şaşırıyorum, şuurumda bir gelgit bir dalgalanma, çantayı mı tutayım sefertaslarını mı telaşındayım, tam duyamıyorum, tekrar soruyorum:

    – – Efendim?

    – – Cebrail! Diyor tekrar tok ve davudi bir sesle.

    – – Cebrail benim adım!

    Çantam düşüyor elimden, sefer tasları da tam yanına, ben duvara yaslanıyorum gayri ihtiyari.

    Cebrail bana bakıyor ben Cebrail’e …

    7 Ocak 2020 B.Ataşehir İstanbul

  • Bunun imlası daha iyi oldu.

    ŞİLE’DE GARİP BİR TERAVİH

    2016 yılı Ramazan ayının ilk perşembe akşamıydı. Şile’deki yazlığı alalı yeni olmuştu. Bir yandan eve yerleşmeye çalışıyor bir yandan da etrafı tanımaya çalışıyorduk. Ramazanın ilk günü de Pazar gününe denk gelmişti ve teravihi kılmak için merkezdeki bir camiye gitmiştim. Yatsılar kılındı, yanımdaki adam soğuk algınlığından muzdarip bir şekilde aksırıp tıksırıp sürekli öksürdüğünden bana da bulaştırmasından korkup, biraz uzağa arka saflara doğru gitmiştim. Bilahare teravih namazına durduğumuzda, safları sıklaştıralım düsturu mucibince, yani farkında olmadan «aradan şeytan geçirmeyecek» şekilde duruyordum safta. Fakat yanımda ki genç arkadaş biraz rahatsız bir tavırla, “Amca ben kaçıyorum sen hep üstüme üstüme geliyorsun!” deyince ayıktım. Cemaate şöyle bir baktım, hakikaten herkes birbirinden ayrık durmakta. Anladım ki cemaat fazla samimiyetten hoşlanmıyor. Ertesi günler de artık o camiye gitmedim. Diğer camilere gidiyordum. Ama artık tik olmuşdu ve cemaate tek tek ayrı bir dikkat eder oldum. Secdede yere kollarını yapıştıranlar, ellerini secdede yana çok açanlar, ellerini kafasından ya ileriye ya geriye koyanlar, secde ederken ayaklarını havaya kaldıranlar, uygunsuz çok dar veya kısa pantalonla, kolsuz gömlekle gelenler pek dikkatimi celbeder oldu. Uyarsam bir türlü, uyarmasan vebali var. Arada namaz esnasında cep telefonu çalanlar da cabası. İşin huşusu hepten kaçmıştı. Dedim ki kendi kendime, bu yazlıkçılardan adam olmaz en iyisi ben yakındaki köy camilerine gideyim. Hiç olmazsa mahalle denetimi oralarda daha bir işlerlik kazanmıştır, böylesine densizlikler olmaz. İşte o ramazanın ilk perşembe akşamı bu niyetle oğluma haydi dedim en yakın köye gidelim bugün teravihe. O da herhalde içinden “peder gene ne icat peşinde acep?” deyip müstehzi müstehzi bana şöyle bir baktı ve galiba boş bulunup “peki” deyivermiş bulundu. İftardan sonra namazları kıldık, kahvelerimizi içtik, abdestleri tazeleyip arabaya atladık. Biraz da geç kalmış idik, kahve çay faslını iftardan sonra abarttığımızdan. O yüzden ezan okundu okunacak derken bir telaş Şile’den çıkıp Karamandere Saklı Göl tarafına doğru yönelip, ya bismillah deyip bastık gaza. Zaten 3-5 dakika ya gittik ya gitmedik ezanlar duyulmaya başladı çevre köylerden.
    Asfalt yol stabilizeye döndü ve bizi kesif bir koruluğun içine doğru yönlendirdi. Biraz ilerde yolun sol tarafında içeriye doğru, şerefesinde yeşil floresanlar yanan küçümencik bir cami gördük. Etrafında ev veya ona benzer bir mekan falan da yoktu. Köy 350 metre kadar uzağa yamaca doğru kurulmuştu. Her bir ev diğerine tepeden bakar gibiydi. Bazısı kerpiç, bazısı sıvasız kırmızı tuğlalı evlerin perdelerini merakla aralayan ışıklar köyün yollarındaki sodyum buharlı sokak lambalarının ışığıyla oynaşıyordu. Tuhaf bir şekilde tezek kokularına hanımeli kokuları karışıyor ve bu tezat insanı şaşırtıyordu. Kerpiç evlerin hafif içbükey bombeyle çökmüş damlarını yemyeşil otlar ve yosun kaplamıştı. Etrafta da kimseler görünmüyordu. Gecenin derinlerinden gelen tek tük sakin köpek sesleri ağustos böceklerinin ve puhu kuşlarının ötüşüne ritim tutar tattaydı. Besbelli ki köylü ezandan önce çoktan gelmiş camide ki yerini almıştı.
    Müezzin yüksek desibellerde çamlar deviren aşırı yüksek sesli hoparlörden ruhsuz bir buyurganlıkla “hayyal el felah..” derken arabayı müsait bir yere park edip, şadırvanda ellerimizi bir daha soğuk suyla yıkadık ve ezan biterken caminin kapısına vardık. Kapının kolunu çektim ama kapı açılmadı, herhalde sıkışmış olmalı deyip bir daha yüklendiğimde bir çat sesi geldi, bir şeyler kırıldı ve kapı açıldı. Açılınca baba oğul hayretle birbirimize baktık. Biz girince caminin içindeki sensörlü fluoresanlar kendiliğinden sırayla kıpkıp ederek yandı ve gördük ki cami de kimse yok ve o şaşkınlıkta ayrıca anladık ki ben caminin kapısını kırmışım! Kapının kolunu o zaman elimde farkettim. Atakan la birbirimize baktık. Atakan “Aferin baba, bir kırmadığın cami kapısı kaldıydı, onu da becerdin!” deyiverdi gülerek. “Eee?” dedim “Kimse yok da, ne bileyim, ezanı kim okudu o zaman?”. “Dinozorum, müdürüm, babacığım” dedi Atakan, “şimdi artık ezanlar merkezi okunuyor, otomatik ezan otomatik ezan! Nereye gideceğiz şimdi buyrun sayın macera düşkünü teraviperver babacığım?” diye de lafı sokuverdi. Bir elimdeki kapı koluna bir Atakan a baktım.
    En yakın cami 10-15 dakika uzakta kalmıştı, gitmeye kalksak farza yetişmemiz zor. “Ne olmuş lan kerata” dedim, “ilerde çocuklarına anlatırsın babam bana ramazanda teravih için cami kapattı diyerek. Sen kametlersin ben imam olurum. Bu akşam da böyle bir anımız oluversin.!” La havle çekip lafımı bitirmeye fırsat vermeden öylece teklifsiz sünnete duruverdi. Ben de benim Gülnur’un ördüğü dantelli ve afili takkemi çıkarıp hafif yan yatırarak kafama taktım. Nasılsa kimse yok geçtim mihraba, oldu olacak dedim imamın mihrapta asılı cübbesini de giydim, yatsının ilk sünnetine niyet edip “allahuekber!” dedim. Selam verdiğimde Atakan kamete başladı. Dönüp geri baksam hissettim güleceğim. Atakan’la iyice yüz göz olacağız. Hiç ağırlığımı bozmadım. Ama bu arada sanki camiye giren başkaları da oldu gibime geldi. Caminin içini latif bir esinti doldurdu. Amaan yahu deyip, kalktım, Atakan ı kızdırmak için arkama dönmeden, “Ey cemaat safları sıklaştırın, düz ve bir hizada durun. Safların düzgünlüğü namazın sıhhatindendir!” deyip konuşmasına fırsat vermeden “Allahu ekber!” dedim. Elham, zammı sure, Allahu ekber rükuya varırken hışırtıdan anladım ki cami galiba dolmuş cemaat herhalde yetişmiş gelmiş. Yukarıdan ikinci kattan da gelen ince ince fıkırdamalardan da anladım ki cinsi latif cemaatimiz de var. Hiç hesapta yokken cemaatin doluşmasından aşırı tedirgin oldum tabi. Atakan’a imamlık kolaydı netice olarak, en sonunda helal et hakkını der helalleşirdik amma böyle bir camide cemaate imamlık etmiş değildim. Kendime daha bir çeki düzen verdim, iyya kena’büdüler, kenastainler, veleddaliynler, bütün tecvid bilgimi döktüm ki ortaya o kadar olur, ayınlar çatlıyor, allahuekberlerim tam yerinde çıkarak kubbeyi çınlatmakta. Neyse sıkıntıdan iyice gerim gerim gerildim tam çatlamak üzereydim ki esselamualeykümverahmetullahlar imdadıma yetişti. Atakan “allahümme entesselam ve min kesselam yazel celal ivel ikram” dedi ben son sünnete durmadan cemaate döndüm, cübbeyi çıkarır gibi yapıp ey cemaat kusura bakmayın cami de kimse yoktu, biz de boş bulunca baba oğul kılalım gidelim, isterseniz siz,.. gak guk, hık, mık, demeye kalmadan içim derin bir ürpertiyle doluverdi.
    Cemaatin tamamı siyah giyimli, sakallı, şalvarlı ve sarıklıydılar. Hepsinin gözler zümrüt yeşili, ve hepsi de garip bir şekilde bembeyaz tenliydi. Sarıklıların içinde bir kısmının sarığı yeşil geri kalanın sarıkları ise simsiyah ve alışılmışın dışında düzenli sarılmışlardı. Sanki hepsini aynı kişi sarmış gibi. Sarıkların birer ucu sağ omuzlarından göğüslerine sarkıyordu. Üzerlerinde hepsinin istisnasız dize kadar gelen sakoları vardı. Gözlerim karardı, sendeledim düşecek gibi oldum, ön saftakilerden Atakan’ın yanında duran biri ileri atılıp kolumdan tuttu çok düzgün bir Türkçe ile, “Aman efendim” dedi, «Biz sizi gördük de geldik. Düzeni bozmayalım lütfen siz devam ediniz, istirham ediyorum. » diyerek ricayla emir arası bir tonda buyurdu. Yani şimdi düşünüyorum da evet evet « buyurdu ». Sesi sanki boğaz ameliyatı olmuş o yüzden genizden konuşuyormuş gibi çok titreşimli metalik diyeceğim ama daha çok gençlerin tekno metal müziğini andırır tarzda idi. İtiraz edemeden döndüm. Son sünneti kıldım ama namaz mı beni kıldı ben mi namazı kıldım anlayamadım. Her tarafım tere batmış ciddi sıkılmış idim. Ya yanlış yaparsam? Sanki üst katta ki kadınlar halime sessiz sessiz gülüyorlarmış gibi geldi. Sünneti kıldım, Atakan’ın yüksek sesli salatu selamıyla teravihe kalktım ama halimi hiç sormayın. İmametten kaçacağım ama aklıma bahane gelmiyor derken artık imamları takliden geri döndüm şöyle cemaate bir baktım, saf düzeni hakkında bir iki ukalalık edeyim dedim ama yahu ben ömrüm boyunca bu kadar düzgün bir saf tutuş görmedim. Cami iyice dolmuş arkada hiç yer kalmamıştı. Hepsi sanki aynı boyda mıydı ne ? Hiç mi şişkosu zayıfı yoktu ki bunların, ama sakolardan pek de belli etmiyorlardı. Atakan garibim tam arkamda gökkuşağı renklerindeki dizinin altına kadar inen bermudası, babet çorapları, kısa kollu renkli gömleğiyle bu cemaatin arasında maşallah nazar boncuğu gibiydi ! Gözlerinden onun da ateş fışkırıyordu, bana “yahu baba beni ne hallere soktun?” der gibiydi. Mecburen imamlık vazifeme geri dönüp, elim ayağım titreyerek, her yanımı ateş basmış bir vaziyette Allahu ekber deyip imamete durdum. Yavaş kıldırsam Atakan fırça atacak, hızlı kıldırsam bu tuhaf cemaat maazallah kimbilir ne diyecek, 2 şer 2 şer mi kıldırsam yoksa 4 er 4 er mi derken bir asker nizamı içinde yalnızca rüku ve secdelerde tekdüze bir hışırtı ile, tek bir öksürük tıksırık ve yüksek sesle Elham’a amin sesi duymadan disiplinli bir sessizlik içinde 4’üncü rekatta selamı verdim ama selamla birlikte sanki ruhumun bir kısmı da ağzımdan erimiş kurşun gibi aktı gitti. Selamı bitirir bitirmez cemaat yine o tekno metal sesle bir ilahi tutturdu ki önce tamam dedim biz caminin kapısını kırarken kesin çarpıldık, cezamız da bu demeye kalmadan, ilahinin sözlerinin Türkçe olmadığının farkına vardım. Arapça’ya benziyordu ama benim zaten Arapça’m yoktu. İlahi derinlerden bir yerden geliyor gibiydi ve insanın taaa içine işliyordu.
    Arada Allah (cc.) Muhammed (sav) Hasan, Hüseyn, Fatıma, Ali (R.A.) gibi özel isimleri duyuyor, eyvallah, elhamdülillah, barekallah ları anlayabiliyordum. Ama gerisi tamamen yabancı bilmediğim bir dilde idi. Arapça’ya benzese de arapça değildi sanki. Etrafta Gürcü ve Abhaz köyleri olduğunu duymuştum, kendi kendime dedim ki “Bunlar gürcü demek kendi dillerinde söylüyorlar ilahiyi?” Tuhaf şey normalde ben kadınların ilahiye iştirakine şahit olmadım lakin burada, kadınlarda üst kattan ilahiye iştirak ediyorlardı. Nedendir bilmem onların sesini de pan flüt e benzettim. Atakan arkada neler yapıyor merakımdan çıldırmak üzereydim. Neyse teravih elbet bitecekti ve cemaatle elbet tanışacak kim olduklarını öğrenecektim. Bu arada içimdeki tedirginlik ilk 4 rekattan sonra geçmiş hele ilahiden sonra yerini derin bir huzur ve huşuya bırakmıştı. Artık sureleri okuyuşumdaki tecvid, serahat ve rakikliğe ben dahi şaşırıyordum. Rap rap asker nizamı gibi rüku secde hırş hırş teravihi her dört rekatta bir selam vererek cemaatin o insanın içine işleyen ilahileriyle birlikte bitirdik. Yarımdan cemaate doğru döndüm oturdum, Atakan “Allahümmahşurna fi zümretissalihiyn!” dedi, derin bir amin le duamızı yaparken ben salatı vitr bilgilerimi sessizce aklımda şöyle bir yoklayıp salaten tüncina ile duayı bitirdim, lakin cemaat açtığı ellerini yüzüne gözüne üstlerine sürüp yavaşça yerlerinden kalkıp yine bir asker nizamı ile çıkışa yöneliverdiler, ama tek bir çıt dahi çıkarmadan sessizce! Durun nereye diyeceğim ama yahu sesimi çıkaramıyorum, ayağa kalkıp, erenler yahu tanışsaydık diyeceğim, ayağa kalkmak bir yana yerimden kıpırdayamıyorum, gözlerim açık bir karabasan yaşamaktayım ki sormayın. Atakan karşımda yüzü kıpkırmızı belli o da aynı sıkıntı da. Son cemaat de kapıdan çıktı, önce Atakan kurulu bir yay gibi birden fırladı Baba vitiri evde kılalım, çabuk ol hemen buradan gidelim diyerek çıkışa seğirtti, ben de aynı hızla cübbeyi nasıl attığımı bilemedim. Tam çıkarken yukarı kattan şıngırtılı bir kadın gülüşü duymamla önüme yukarıdan krem rengi dantelli bir mendilin düşüvermesi bir oldu. Kaçmak la almak arasında bir an tereddüt ettiysem de mendili içindeki yumuşak şeylerle beraber avuçlayıp aldım, arabaya nasıl bindim kontağı nasıl çevirdim eve nasıl geldik hala hatırlamıyorum. Atakan da ben de yüzümüz bembeyaz eve girdik. Gülnur ikimize bakıp, “Size ne oldu böyle?” dedi, dedim “Ne olmuş ki bize?”. “Yüzleriniz bembeyaz, dudaklarınız titriyor, üzerinize sanki sim atılmış,un dökülmüş gibi bembeyaz bir parlaklık ?”
    Atakan’la birbirimize baktık, sessiz bir mutabakatla, « Ne olacak ki?» dedik, «Köye gittik teravihe, herhalde camide pişi hayır etmişler ki üstümüze un bulaşmış!» Öylece tükenmiş bir şekilde Atakan’la koltuklara çöktük, biraz soluklandıktan sonra mendil aklıma geldi, zıpırlık damarım depreşti, bizi anlamaz bakışlarla süzen Gülnur’un kucağına atıverdim. Dedim « Bunu gönderdiler sana camiden! ».
    Gülnur şaşkın bir merakla mendili açtı, içinde gül rengi 3 adet lokum vardı. Etrafa mis gibi bir gül kokusu yayılıverdi. Kenarı dantel işlemeli mendil, ipekmiş. Bir de bir köşesinde arapça mim harfi işlenmiş dedi Gülnur.
    « Hah!» dedim Atakan’a, «birimiz imam, müezzin birimiz, mimlendik oğlum artık her ikimiz! »
    Atakan isteksiz isteksiz, dişlerini gösterip “kıh, kıh, kıh..” dedi.
    Derken Gülnur mendile uzun uzun baktı, “Ben bu mendili tanıyorum!” diye heyecanla nidalandı.
    “Hadi canım?” Dedim “Nereden tanıyacaksın?”
    “Bu!” dedi “Yeni evlendiğimizde kayınvaldemin çeyizinde gördüğüm mendilin aynısı. Aynı dantel, aynı işleme, aynı renk, onda da böyle mim harfi işliydi, kayınvaldemin isminin, Mübeccel’in baş harfi.”
    Kanımın el ve ayaklarımdan çekildiğini duyumsadım, başım döndü, kendimi sanki tavanda ters oturuyormuş zannettim, o anda birden camide kadınlar mahfilinden duyduğum gülüşün rahmetli annemin gülüşüne ne kadar benzediğinin farkına vardım, önce burnuma keskin bir barut kokusu geldi ve gözlerim yavaşça karardı, koltuktan aşağıya doğru usulca kaydığımı hissettim.

    25 Haziran 2016

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir